Alaaddin Başar | Yazar, Akademisyen (Prof.Dr), Mütefekkir
Nis 6, 2018 - Makaleler    2 Yorum

İLHAM

İlham, Allah tarafından feyiz yoluyla kalbe akıtılan mânadır.

İlâhî ilhamda en büyük pay meleklere aittir. Sayısını ve mahiyetini idrak edemeyeceğimiz bu âlemde, bütün vazifeler ilhamla görülmekte.
İlhama mazhar mahlûkat içerisinde, sayıca meleklerden sonra ikinci sırayı alan hayvanlar ise gözümüzün önünde durmadan faaliyet gösteriyorlar.

Hava karardığında bir ağacın dalları arasına saklanan serçelerden, bir kaya parçasının kuytuluklarında yuva yapan balıklara kadar her canlı kaderin sevkiyle geceleyeceği yeri en güzel biçimde belirler. Ertesi gün, güneşin ilk huzmelerinin ufukta belirmesiyle birlikte hayvanların hepsi bir tarafa dağılır ama hiçbiri nereye gittiğini ve yuvasına ne zaman döneceğini bilmez. Yine de hepsinin işi mükemmel şekilde görülür.

Hayvan ilhamının bir benzeri insanların bebeklik döneminde görülür. Bir bebek, henüz kundakta iken, annesini ilhamla tanır, onun kendisine karşı şefkatli ve merhametli olduğunu bilir. Halbuki bu devrede henüz kendisini tanımaktan, bebek olduğunu bilmekten, kucağında bulunduğu şahsın annesi olduğunu idrakten çok uzaktır.
Bu dünyada, kuşları ilhamla daldan dala konduran Rabbimiz, mü’min kullarını Cennetinde yine ilhamla gezdirecek…

İlhamın da kemali o saadet yurdunda olacak.

Mar 30, 2018 - Makaleler    Yorum Yok

ÖĞÜTÜLÜYOR MUYUZ?

Solmuş ve dalından kopmuş bir yaprak, araba altında kalmış bir kedi, sökülmeye başlanmış bir eski bina, miras masasına oturtulmuş bir ömür ve daha niceleri…

İşin garibi, bu dünyaya yeni ayak basanlar, mazinin bu değişken manzarasını görmez yahut görmezlikten gelirler. Bu devran da böylece gider durur.

Yerküremiz, adeta misafir öğüten bir sofra… Hem misafirler, hem de rızıkları aynı sofradan çıkıyor; sonunda her ikisi de ona dönüyorlar. Toprakta başlayan hayat, yine toprakta son buluyor.

Garip bir sır… Aklı başında bir insan bu bilmeceyi çözemedikçe, hayattan nasıl zevk alabilir? Bu düşüncelerle çaresizlik içinde kıvranan insana aradığı cevabı Bediüzzaman hazretleri şöyle veriyor:

“Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor.” Sözler

Evet, Kâinat bir tezgâhtır. Bu tezgâhta, mahsuller bir başka âlem için dokunuyor. Ama görünüşte, mahsuller yine tezgâhın içinde yok oluyor, öğütülüp gidiyorlar. Öyleyse gerçek mahsul manevîdir ve ancak iman gözü ile görülebilir…

Bu dünyaya Allah’ın iradesiyle gelen, O’nun lütuflarıyla hayat süren insan, yine O’nun sevk etmesiyle ölümü tadacak, mahşere çıkacak ve dünyadaki çalışmalarının karşılığını orada alacaktır…

Mar 27, 2018 - Makaleler    3 Yorum

BÜYÜK HASTALIK: TEKFİR

Tekfir, günahkâr müminlerin kâfir olduğuna hükmetme hastalığıdır. Bu çok hassas ve tehlikeli konuda, âlimlerimiz şöyle bir ölçü getirmişlerdir:

İman, kalbin kabulü ve dilin ikrarıyla sabit olduğu gibi, küfür de kalbin reddi ve dilin bunu ifade etmesiyle tahakkuk eder.”

Buna göre, bir mümin, İslâm’ın ruhuna ters düşen bir takım davranışların içine girmişse onun kâfir olduğuna hemen hükmedemeyiz. Çünkü ne kalbine nüfuz edebilmiş, ne de dilinden İslâm’ı reddeden bir söz işitmişizdir.

Ehl-i sünnet itikadına göre, “Bir kişinin küfrüne doksan dokuz delil olsa, imanına ise bir tek delil bulunsa, bu tek delile göre hüküm vermek gerekir.”

Bu konuda Allah Resulünün (asm.) şu hadis-i şerifi tüyler ürperticidir ve hepimizi azamî dikkate davet eder:

“Bir kişi diğerine kâfir dediğinde, o söz havada kalmaz. Eğer karşısındaki gerçekten kâfir ise söz ona ulaşır. Eğer değilse geri döner ve o sözü söyleyeni kâfir yapar.”

Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki hassasiyetini şu cümlelerle ifade eder:

Said’i bilenler bilirler ki, mümkün oluğu kadar tekfirden çekinir. Hatta sarih küfrü bir adamda görse de, yine tevile çalışır. Onu tekfir etmez.

Biz, yanlış yolda gidenlerin doğruya ulaşması için çalışan bir ıslahçı ve manevî hekim olmaya çalışmalıyız. Peygamber Efendimiz (asm) gibi şirke düşman olmalı, ama müşriklere acımalı ve onları kurtarmaya çalışmalıyız. Aksi halde kimseye faydalı olamayacağımız gibi, kendimize de en büyük zararı vermiş oluruz.

Namaz Kılmayan Cami

“İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.”  Mesnevî-i Nuriye

İnsan tek başına ayrı bir âlem… Aklının, kalbinin, hayâlinin, hâfızasının, organlarının ve his dünyasının kendilerine uygun ibadetleri ve tesbihleri var.

Sadece birkaç misâl:

Aklın ibadeti, “necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” suallerinin cevabını arayıp bulmak… Kendisini ve topyekûn kâinatı Allah’ın eseri bilip onlardaki İlâhî hikmetleri tefekkür etmek. Emir ve yasaklara ciddî bir muhatap olmak.

Gözün ibadeti, bakışlarını helâl dairesinde dolaştırmaktır. Böyle bir göz, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı” olarak dağdan da bal süzer, ırmaktan da; denizden de bal süzer, semâdan da. Mârifet ve muhabbet balı bütün  eşyadan süzülebilir. Çünkü her şey Allah’ı tesbih etmekte, Onun isimlerine âyine olmakta, Onun verdiği vazifeyi kusursuz görmektedir.

Kulak, sesler âleminin gözü gibidir. Kendisine çizilen sınırlar içerisinde, yâni en düşük ve en yüksek frekanslar arasında o âlemi temâşa eder. O da göz gibi bir bal makinası olur. Devamını Oku »

Oca 4, 2018 - Katre    Yorum Yok

Adeti ibadete dönüştürmek

“Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir.”

Üstat hazretlerinin  “öğrendim” dediği kelimelerden biri de “niyet”. Buradaki niyeti  en başta “ihlas” olarak anlamamız gerekiyor. Zira en büyük niyet, bir işi Allah rızası için yapmaktır. Namazımıza “Niyet ettim Allah rızası için” diye başladığımız gibi, konuşurken, ticaret yaparken, sefere çıkarken kısacası bütün işlerimizde de niyetimiz İlâhî rızaya ermek olmalıdır.

Cümlede geçen “âdi” kelimesi, yeme, içme,  konuşma, yatma gibi adet olarak yaptığımız işler demektir. Bunları sünnet niyetiyle  yaptığımızda o âdi işlerimiz ibadet olurlar. Zira, o Hak Elçisine (asm.)  uymak, Allah’ın razı olduğu şekilde hareket etmek demektir. Devamını Oku »

Ara 14, 2017 - Üçüncü Söz    Yorum Yok

Sağ ve sol yol

Soru  3:

Her iki yol kısa ve uzunlukta nasıl bir oluyorlar?

Cevap:

Her iki halde de insanın ömrünün aynı olduğu kastediliyor.

 

Soru 4:

“Sağ yolun yolcusu kimseden minnet almayarak huzur ve rahat-ı kalp ile gider” deniliyor. Ancak uygulamada pek de öyle görünmeyebiliyor. Bunu nasıl izah edebilirsiniz? Aynı mesele sol yolun yolcusu için de geçerlidir.

Cevap:

Burada, sebeplere tesir vermemek ve onları sadece vazifeli birer memur bilmek gerektiği hatırlatılıyor. Meyve ağacı, o meyveyi kendi iradesiyle, kudretiyle vermiyor. Onun genetik programının öylece takdir edilmesinden tut, dünyanın dönmesine, baharın gelmesine, rüzgârların yağmur bulutlarını taşımalarına, geceye, gündüze kadar sayılamayacak kadar çok faktör bir araya gelecektir ki o meyve vücut bulabilsin. Bu ise “her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında” olan Allah’a mahsustur. Bunu bilen sağ yolun yolcusu, bütün hayrı Allah’tan bilir. Sebepler eliyle kendine ulaşan her türlü nimet ve ihsan için ancak Rabbine şükreder, Ona minnettar olur. Devamını Oku »

Kas 16, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

KULLUK VE FİRAVUNLUK

“Her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.”  Sözler

Her insan, gözünden güneşe, ciğerinden havaya, ayaklarından yer küresine kadar hadsiz eşyaya muhtaç olarak yaratılmış ve bunların hiçbirini de yapacak güçte değil. Onun için, güçsüzlüğüne imdat edecek bir dayanma noktası (nokta-i istinad) ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir yardım merkezi (nokta-i istimdat) aramak mecburiyetindedir. İşte insanın bu temel özellikleri her vicdanı Allah’a teveccüh ettirir.

Her vicdanın kabul ettiği bir dizi hakikat var. Bunlardan birkaçını sıralayalım: Devamını Oku »

Kas 3, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

SUYU ÇEŞME Mİ YAPIYOR?

Nur Külliyatında masdar ve mazhar kelimelerinin özel bir yeri vardır ve sıkça kullanılır. Sebepler eliyle yaratılan varlıklarda o sebeplerin masdar olmayıp İlâhî isimlere mazhar olduklarına dikkat çekilir. Bu kelimelerden her ikisi de mekân ismidir, birincisi “bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekân,” ikinci ise “bir şeyin zahir olduğu, göründüğü yer” demek olur. Makes kelimesi de mazharla yakın mana taşır ve “ışığın aksettiği mekân” manasına gelir. Devamını Oku »

Eyl 15, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

Hüseyin Bey’in Ardından…

     Hüseyin Kardeşimin Ardından;

     Rahmetli Hüseyin Bey kardeşimle kırk yıldan beri tanışıyor ve otuz üç yıldan beridir de Zafer’e her ay bir yazı göndermekle yakın alakamı devam ettiriyorum. Kendisi kaderin her şeyini güzel gördüğünden olacak, İlâhî takdirle soyadı da Şengörür olmuştu. Şevk ve gayret kaynağıydı. Son asrın iman-küfür mücadelesinin basın ve yayın sahasında büyük hizmetler gören Zafer Dergisi’nin kurucusu ve başyazarıydı.

       Bir ay kadar önce Adapazarı’na gittiğimizde, gözlerinden hiç eksik olmayan o gayret ve şevk saçan bakışlarıyla bizi karşıladı ve Zafer’in daha da ileri gitmesi konusunda yol arkadaşlarımızdan Yusuf Yalçın kardeşimizle uzunca bir görüşme yaptılar. Bayramı müteakip İstanbul’a gidecek ve konuya son noktayı koyacaklardı.

       Ölümünden kısa süre önce Yusuf kardeşimizi heyecanla arıyor ve “haftaya İstanbul’a geliyoruz” diyor ve sanki öleceğini de haber almış gibi, “Vasiyetim olsun size. Zafer e-dergi olarak lütfen devam etsin.” diye ekliyor.

       Dava aşkından ve hizmet heyecanından dünyaya bakmaya vakit bulamayan, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz” hadîs-i şerîfini hayatına ve yazılarına kemaliyle yansıtan bu çok değerli kardeşimi rahmetle anıyorum.

     Her bayram ve kandilde içime ferahlık veren o tatlı telefon görüşmelerimizin hasretini daima çekeceğim.

       Allah kendisinden ebediyen razı olsun, manevî makamını daima terakki ve teâli ettirsin.

       Alaaddin

Eki 8, 2015 - Makaleler    1 Yorum

SIRF DÜNYA İÇİN Mİ YARATILDIK? 

dunya-insan“Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?” (Sözler)

Nur Külliyatında  geçen bu cümle hayalimi bir anda taziye meclislerine götürdü ve o meclislerde sıkça okunan şu ayet-i kerîmeyi hatırlattı:

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz Allah’a aidiz (Allah içiniz, Allah’ınız) ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara Sûresi, 156)

Dünya bizim için yaratıldığına göre, biz dünya için yaratılmış olamayız.

Ahiret de bizim için yaratıldığına göre, biz ahiret için de yaratılmış olamayız.

Biz dünyada da Allah içiniz, ahirette de.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzü olduğunu beyan eder ve bunları şöyle sıralar:

“Birinci yüzü Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara aynadarlık eder…

“İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır…

“Üçüncü yüzü insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür…” (Sözler) Devamını Oku »

Sayfalar:1234567...27»