Ya her şeyi Allah yaratmıştır ya da… | Alaaddin Başar
Şub 25, 2013 - Zerre    2 Yorum

Ya her şeyi Allah yaratmıştır ya da…

elif

İ’lem Eyyühel-Aziz!

Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sâdık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sâdık olur. Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiç bir şeyin hâlıkı değildir. Çünki eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir külldür, bâziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh edna bir şeyde Hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder.

Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira Sâni’ vâhid-i hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-ı mütenâhîdir…

Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, îcab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.

Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil olduğunu telakki etmek muhaldir.

Ve keza aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancâk basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahâza masnûdaki kemalât, tamamen Sâni’deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman “Bu kuş değildir.” der. Çünki sinekteki şeyler onda yoktur.

 

Açıklama:

Mucibe i külliye: Her şeyi Allah yaratmıştır.

Salibe i külliye: Hiçbir şeyi Allah yaratmamıştır.

Ya öyle, veya böyle. Bu iki şıkkın ortası yoktur. Bu davanın ispatı sadedinde şu hakikate dikkat çekiliyor: “Çünki eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür.”

Bu kâinat, bir muhteşem fabrika gibi muntazam çalışıyor. Bu alemdeki eşya arasında, fabrikanın aletleri, cihazları, bölümleri arasındaki ilgiden çok daha ileri derecede bir yardımlaşma, bir dayanışma görülüyor. Hiçbir şey tek başına müstakil bir varlığa sahip değil, her şey birbiriyle “el ele verip beraber çalışıyorlar.”

Bir yaprağı tutalım. Gücümüz yetse ve yaprak da yerinden kopmasa onu salladığımızda ağacın tümü harekete gelir. Çünkü yaprak, ağacın tümü ile irtibatlıdır. Aynı şekilde, ağaç da toprakla irtibatlıdır. Eşya arasındaki muntazam tesanüdü bu yaprağın yaratılışında açıkça görüyoruz. Onun yaratılması için, toprak, denizler, rüzgar, bahar, güneş bir araya gelmişler, her biri kendi sermayesine göre bir katkıda bulunarak o yaprağın yaratılmasında görev almışlar. O halde, bu yaprağı yapan, bütün eşyanın yaratıcısıdır, ki o şeyleri buna hizmet ettiriyor. Yahut, o yaprağı yapan hiçbir şeyin halıkı değildir. Birincisi mucibe-i külliye, ikincisi salibe-i külliyedir.

Şuursuz, iradesiz, ilimsiz varlıklar arasındaki “muntazam tasanüd” çok hayret vericidir. İnsanlar arasında dayanışmayı yerleştirmek için neler çekiyoruz? Yine de olmuyor. Üç gün ortaklık yapıp, dördüncü gün ayrılıyorlar. Ne oldu?  Ben daha çok çalışıyorum, o daha az çalışıyor. O benim sırtımdan geçiniyor. Yahut, bana şöyle söyledi, böyle davrandı, onurumla oynadı …vesaire….  Ama hava, su, toprak, güneş yaratıldıkları günden beri arkadaşlık yapıyorlar, beraber çalışıyorlar. Bu nasıl oluyor? Bunlar insanlardan daha mı akıllı. Daha mı şuurlu. Koca güneş, bir çiçeğe hizmet etmeyi onur meselesi yapmıyor.

Önümüzde iki şık var, ya diyeceğiz ki bütün bu varlıklar Allah’ın emri, iradesi, ilmi ve kudretiyle birbirlerinin imdadına koşuyor, birlikte tam bir dayanışma içinde çalışıyorlar. Yahut diyeceğiz ki, bunların hiçbiri Allah’ın emrinde değil. Bu ikinci halde, birlikte çalışma ve dayanışma şuurunu her varlığın kendi ilmine, iradesine vermemiz gerekiyor.

Bunların tümünün ilimden ve iradeden yoksun olduğundan kimsenin şüphesi yok. O halde, bu salibe-i külliye şıkkı imkânsız ve muhal. Diğer şık olan mucibe-i külliye ise vacip ve makul.

“Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok.”

Konunun devamında şu husus nazara veriliyor:

“Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok.”

İllet, bir şeyin meydana gelmesine esas teşkil eden sebep demektir. İlletin ademini tevehhüm etmek, bu kainatın ve içindeki eşyanın sebepsiz, hikmetsiz, gayesiz ve tesadüfen ortaya çıktıklarını vehmetmektir.

Atomlardan hücrelere, hücrelerden bedenlere, gezegenlerden sistemlere kadar her şeyin sonsuz hikmetler taşıdığı bu âlemi, Alîm ve Hakîm olan Allah’ın yarattığı gerçeği “mucibe-i külliyedir”. Bu kabul edilmediği taktirde her şeyin hikmetsiz, gayesiz olduğunu kabul etmek gerekir, burada baziyet (kısmî oluş) yoktur; bazısı illetli bazısı illetsiz olmaz. Ya her şeyde illet ve İlahi hikmet kabul edilecek, yahut her şeyde illetin ademi kabul edilecektir. Bu ikinci şıkkın akılda yeri yoktur, vehimdir, vahi hükmümdedir, yani bir saçmalıktır, bir kıymet ifade etmez.

 “Binaenaleyh edna bir şeyde Hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder.”

Meselâ, bir böceğin gözünü yaratmak bir halıkiyet, yani yaratıcılık eseridir. O gözü yaratan zat, göz yapmayı, gözle beden arasındaki ve yine gözle ışık arasındaki ilgiyi de kurmayı biliyor demektir.  O zat göz yapmayı bildiğine göre, serçe gözü de yaratır, balık gözü de yaratır, kartal gözü de, insan gözü de. Çünkü göz yapmayı biliyor. Aksi halde, böceğin gözünü yaratamayan, hiçbir gözü de yaratamaz. Burada da  “Ya salibe-i külliye, ya mucibe-i külliye olacaktır. Ya Allah bütün gözlerin yaratıcısıdır, yahut hiçbir canlının gözünü Allah yaratmamıştır.

Metinde geçen bir diğer cümle:

“Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur.”

Bu cümle, metnin ilk cümlesinde yer alan, “Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sâdık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sâdık olur.” hükmüyle çok yakından ilgili.

Bu kainat sarayı ve içindeki eşya Allah’ın eseridir. Başta insan olmak üzere bütün canlılar da o sarayın sakinleri ve misafirleridirler.

Halık’ı bir bilmeyen kimseler, eşya adedince ilahları kabul etmeye mecbur kalırlar. Çünkü “Bir harf kâtipsiz, bir iğne ustasız” olamayacağına göre, bu güneşlerin, bu yıldızların, şu deryaların, dağların, ovaların ve bu alemde misafir edilen şu insanların, ceylanların, kuşların, balıkların tek bir Hâlıkı olduğu kabul edilmediğinde, bunların yaratılmaları için gayr-i mütenahi yani sonsuz ilahların kabulü gerekecektir; gök tanrısı, yer tanrısı gibi, çiçek tanrısı, kuş tanrısı, deniz tanrısı, kara tanrısı, ağaç tanrısı, taş tanrısı, hava tanrısı, güneş tanrısı  ve daha gibi nice tanrılar…

Bu konuda, Nur Risalelerinde geçen harika bir misali ana hatlarıyla hatırlayalım:

Güneş doğuyor ve ışığıyla karşısında bulunan bütün eşyayı kuşatıyor.  Karın parlak zerrelerinden tut, aynalara, bütün gözlere, bütün denizlere ışığını veriyor, onları parlatıyor. İşte bu parlayan şeylerdeki ışıklar bir tek güneşe verilmediği takdirde her parlak şeyin içinde bir ışık kaynağı olduğunu kabul etmek lazım geliyor. Ya bütün bu ışıklar güneşten geliyor veya bunların hiçbiri güneşten gelmiyor. Bu ikinci şık kabul edilince, mevcut ışıkların bir izahı gerekecektir. Bu ışıklar nereden geliyorlar. O takdirde, her bir parlak şeyin içinde ona mahsus özel bir güneş bulunduğunun kabul etmek gerekiyor. İşte, Hâlık’ın birliğini inkar edenler de böyle, her eşya için ayrı bir İlahın varlığını kabul etmeğe mecbur kalacaklardır. “Evsat yoktur.” yani bu işin ortası olmaz.

“Zira Sâni’ vâhid-i hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-ı mütenâhîdir.”

Konunun son kısmında, bütün eşyayı ancak Allah’ın yarattığını bütün akıllara kabul ettirecek hüküm cümleleri sıralanıyor:

“Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, îcab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.”

“Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil olduğunu telakki etmek muhaldir.”

“Ve keza aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancâk basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir.”

Bu tespitlerde, maddenin, tabiatın, sebeplerin yaratıcı olamayacakları nazara veriliyor. Dün biz yoktuk, önceki gün dünya yoktu, daha önceleri de kainat yoktu. Vücut nurdur, adem zulmettir. Bu vücut nuru, bize ve bütün varlık alemine kimden geldi.

Yok olan bir şey, varın mucidi olamaz.

Gözümüz önündeki ağaçlarda bu gerçeği şöyle bir düşünelim. Bu ağaç meyvenin mucidi olamaz, zira bir süre önce kendisi de yoktu. Onu kim var etti ve bir meyve fabrikası olarak planladıysa onun başındaki meyveleri ondan çıkaran, o fabrikada bu meyveleri imal eden de Odur.

Daha önce de dünyamız yoktu. Güneşten kopmayla başlayan bir yolculuk sonunda, bugünkü halini kendi kendine alması düşünülemez.

O ateş parçası şunları düşünebilir mi?

Ben güneşten bu ayrılışımı öyle bir noktada durdurmalıyım ki,  ileride benden çıkacak varlıklar hayat bulabilsinler.

Öyle bir hızla dönmeliyim ki üzerimdeki yolcular rahatsız olmasınlar.

Öyle bir eğimle dönmeliyim ki mevsimler meydana gelsin.

Benliğimdeki ateşin bir kısmı okyanuslara, bir kısmı karalara dönüşmese bende hayat olmaz.

Bütün bu ve benzeri hikmetleri o ateş parçasına mı vereceğiz.

O ateş soğuyor ve üzerine toprak seriliyor. O ateşten, denizler yaratılıyor. Her tarafı atmosferle kuşatılıyor.

Sonunda dünyamız bu günkü halini alıyor.

Önceki ağaç misalinde olduğu gibi, burada da bu dünya üzerinde her ne yetişse, ondan her ne çıksa bunları dünyanın yaptığı söylenemez. Zira bir süre önce kendisi ortada yoktu. Ona, üzerindeki toprağa, onu kuşatan havaya, içindeki sulara kim vücut verdi ise üzerindeki mevcutları yaratan da odur. “İcad edenin vücutsuz olamaz.” O zatında var olacaktır ki, eşya O’nun yaratmasıyla var olsunlar.

Vücut nur olduğu gibi hayat da nurdur. O, zatında hayat sahibi olacak ki, bu cansız element yığınlarından canlı insanlar çıkarsın.

Eşyanın yaratılması için gerekli bütün sebepleri Allah yaratıyor. Hayat için su gerekiyor, toprak gerekiyor, ziya gerekiyor. Bütün bunları  bilen bir Vacibü’l-Vücut olacaktır ki, mümkinata vücut versin ve  onlara bu nimetleri ihsan etsin.

Devamında, ilime, şuura, iradeye dikkat çekiliyor. Bunlar da elementlerde, sebeplerde yok.   Bu konular Nur Külliyatında çok geniş olarak işlenmiştir. Mesnevi o bahçeden bir demettir. Biz de bunu dikkate alarak, bu kadarla yetinmek istiyoruz.

 

“Maahâza masnûdaki kemalât, tamamen Sâni’deki kemalden akan bir feyizdir.”

Masnu, sanat eseri demektir. Bu varlık âleminde her şey sanatlı yapılmış, yaratılmıştır. Onlarda görülen ilk kemal tecellisi, “var” olmalarıdır. Bu varlık nimeti onlara, Allah’ın bir ihsanıdır. O Vacibü’l-Vücud’un varlığın kemalinden akan feyizlerle güneş de var olmuştur, dünyada, yıldızlar da, ay da, insanlar da, hayvanlar ve bitkiler de.

Bu hakikatin küçük misalleri insanların sanatlarında da kendini gösteriyor. Ne mükemmel cami! diyoruz ve  ekliyoruz, bu mükemmellikte bir camiyi ancak Sinan gibi bir mimar yapabilir. Sinan’ın yaptığı bütün camilerde, köprülerde, hanlarda, hamamlarda ve daha nice sanat eserlerindeki  bütün kemaller, mükemmellikler, ondaki sanatın mükemmelliğinden süzülmüşlerdir.

“Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman “Bu kuş değildir.” der. Çünki sinekteki şeyler onda yoktur.”

İnsan, sadece görgüsünün mahkumu oldu mu, sadece gördüğüne inanır, gördüğü varlıkları tanır, başka şeyler işittiğinde de onları bu gördüklerine kıyas ederek kabul veya reddeder. İnsan havasız, gıdasız, susuz  yaşayamadığından  bunların hiçbirine muhtaç olmayan meleklere inanmakta zorlanır.

İnsan, kendini ölçü olarak, melekleri anlamaya kalkıştığında nasıl büyük bir hataya düşüyor ve sonunda onları inkâr yoluna gidebiliyorsa, bundan çok daha tehlikelisi, İlâhi icraatları işittiğinde bunları kendi işlerine kıyas etmesi, onları akıldan uzak görmesi ve inkâr etmesidir. Üstadımız bu ruh hastalığına “İstib’ad” diyor; akıldan uzak görüp inkâr etmek.

Sadece bir örnek vermekle yetinelim:

İnsan bir anda iki şey irade edemez. İrade edemeyince de bir anda iki şey yapamaz. Bu aciz ve nakıs iradesini ve kudretini ölçü aldığında Cenab-ı Hakkın bütün eşyayı birlikte irade ve yaratmasını aklına sığıştıramaz. Hayrete düşüp Allahu Ekber demek yerine, gaflet ve inkâr yoluna sapabilir. Halbuki, kendi vücudunda onun iradesi dışında icra edilen bu kadar işleri düşünse, bunları kendisinin yapmadığını da dikkate alsa bu vartadan kurtulacaktır.



2 Yorum

  • Bunların tümünün ilimden ve iradeden yoksun olduğundan kimsenin şüphesi yok. O halde, bu salibe-i külliye şıkkı imkânsız ve muhal. Diğer şık olan salibe-i külliye ise vacip ve makul. Burada düzeltilmesi gereken bir yazım hatasi var.diger sık vacibei külliye olacak

    • Uyarınız için teşekkür ederiz, düzenleme yapıldı.

Yorum Bırakın