Allah dünyadaki insanları neden eşit yaratmamış? Kimini zengin, kimini fakir, kimini mü’min, kimini kafir? Bu zulüm değil mi? – 4. Bölüm | Alaaddin Başar
May 1, 2012 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Allah dünyadaki insanları neden eşit yaratmamış? Kimini zengin, kimini fakir, kimini mü’min, kimini kafir? Bu zulüm değil mi? – 4. Bölüm

Çaylarını içip kalktılar. Caddeye çıkarak parka doğru yürümeye başladılar.

Arif Bey:

— Ağabeyin ne âlemde, teftişten döndü mü? diye sordu.

— Hayır. Henüz dönmedi.

Uzun bir süre her ikisi de hiçbir şey konuşmadılar. Sessizliği bozan Arif Bey oldu. Yolun iki tarafında sıra sıra uzayıp giden ağaçları göstererek:

— Şu ağaçları her seyredişimde bir hatıramı yeniden yaşarım, dedi. On, on iki yıl öncesiydi. Bir Eylül sonu… Yapraklar yeni yeni sararmaya başlamıştı. Ama bütün ağaçlarda yeşil hâkimdi… Ertesi sabah uyandığımızda her tarafı bembeyaz bulduk. Kar, beklenenden çok daha erken yağmıştı. Biraz garipsedik, ama pek fazla değil… Fakat, sokağa, hele bu caddeye çıktığımda hayretler içinde kaldım. Ağaçların o kocaman dalları   bütünüyle kırılmıştı…

— Gerçekten enteresan!

Arif Bey:

— Bu olay, dedi, yıllardır düşünemediğim bir hikmeti, bir sırrı öğretti bana. Niçin önce yapraklar sararıp dökülüyorlar da sonra kar yağıyordu? İşte o zaman anladım… Kar yapraklara yüklenince, dallar dayanamayıp kırılmıştı…

— Asıl enteresan tarafı burasıymış, dedi Çetin.

Arif Bey:

— Aslında hayret edilecek o kadar çok şey var ki! Cenâb-ı Hak her şeyde sonsuz hikmetini gösteriyor. Ama, biz insanlar gaflet ile o hikmet ve rahmet tecellilerini göremiyor, yahut gereği gibi tefekkür edemiyoruz. Meselâ, biz şu anda yürüyebiliyorsak ne sayede biliyor musun?.. Evvelâ kalbimizden beynimize, ciğerimizden gözümüze kadar bütün bedenimizin muntazam çalışması sayesinde… Sonra şu kâinatın, bütün gezegenleriyle, yıldızlarıyla, en küçük bir aksaklık olmaksızın faaliyet göstermesi sayesinde… Öyle değil mi?

Çetin, “evet” mânâsına, başını salladı.

Devam etti Arif Bey:

— Ne kanımızın hassas deveranı bizim elimizde, ne gezegenlerin muhteşem seyahatleri… Hepsi Allah’ın kudretiyle dönüyor, Onun hikmetiyle vazife görüyorlar… Gel gör ki, bunlar çoğu zaman unutuluyor veya hiç düşünülmüyor…

Şu kadar para biriktireceğim… Gelecek yıl şunu alacağım… Bu akşam bize buyurun… Yarın pikniğe çıkalım… Derken, geçiyor ömür. Her gün yüz binlerce insan kabir âlemine göçüyor ve bu seyahatin farkında olanlar, öteye hazırlık yapanlar az, hem de çok az!..

Parka gelmişlerdi. Pek az kişi vardı. Arif Bey:

— İstersen havuzun kıyısına inelim, dedi.

— Olur, diye karşılık verdi Çetin.

İndiler. Kısa bir süre dinlendiler.

Arif Bey:

— İkinci soruyu bir daha tekrar eder misin? dedi.

Çetin tekrarladı soruyu:

Rusya’nın kuytu bir maden ocağında çalışan bir işçinin İslâm dinini bilmesi mümkün değildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?!..

Arif Bey:

— Çetinciğim, dedi. Şu nokta üzerinde iyice bir düşünmek gerek:

Annesine hakaret, babasına isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan, ‘benden sonra tufan’ felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz, Rusya’daki tanımadığı birinin îmanını dava etmeye kalkışıyor!.. Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!…

Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşısına menhus bir gaye çıkıyor!.. Nedir, bilir misin?

— …

— Allah’ın adaletine itiraz!.. Bu soru, müzmin bir hastalığın dışa vuran görüntüsünden başka bir şey değil. Bunun için, meselenin esasına, bir derece, inmekte fayda görüyorum. Önce, İlâhî adalet hakkında birkaç hususu belirtmek isterim… Bilmem ne dersin?

— Nasıl isterseniz.

— Zulmün tarifini iyice bellemek gerek: Zulüm, başkasının mülkünde, izni olmaksızın, tasarruftur.

Allah hakkında bu muhâldir… Çünkü mülkün Ondan başka sahibi yoktur…

Gerçeği böylece tespit ettikten sonra adalet konusuna girebiliriz… Adalet, başlıca iki esas üzerine kurulu: Birincisi, “ihkak-ı hak”, yani her yaratığa, her hayat sahibine, varlığının devamı için gerekli her şeyin en güzel şekilde verilmesi…

Bedenimize bir göz atalım:

Organlarımızın hangisinin yerini veya şeklini beğenmiyoruz?.. Hangisinin vazifelerine itirazımız var?.. Sayılarını noksan mı buluyoruz, fazla mı?..

Göz yüze, parmak ele takılmış. İki kulağa karşılık bir ağzımız var. Ayaklarımız altta, başımız üstte yer almış. Bu İlâhî tanzime kim itiraz edebilir?!..

Her bir ağaç, her bir hayvan, her bir çiçek, her molekül, her atom ve semadaki her sistem “ihkak-ı hakkı” güneş gibi göstermiyor mu?..

İnsanoğlu adaletin bu tecellisi üzerinde çok durmuş ve onu anlamada hayli yol kat etmiş… Astronomiden biyolojiye, tıptan jeolojiye kadar yazılan bütün eserler, bir bakıma, bu hakikatin tefsiri…

Adaletin diğer yönü ise, her ferdin lâyık olduğu mükâfatı, yahut cezayı görmesi ve kişilerin haklarının birbirinden alınması…

İşte, akıl ve vicdan emrediyor ki, adaletin birinci yönünün sonsuz bir hikmetle işlediğini gören insan, âhiretle ilgili bu ikinci yönüne de iman ile, teslim ile mukabele etsin. Ama, gel gör ki, çoğu insan bu gerçeğin gafili. Niceleri, âhiretteki tecelliyi bu dünyada arıyorlar. Zaten, adalet tartışmalarının çoğu bu yanlış arayıştan kaynaklanmıyor mu?

O sırada, parkın üzerindeki yolda, bir karartı belirdi. Onu bir düdük sesi takip etti. Gece bekçisiydi bu. Yolun kenarında durdu. Bir süre Arif Beyle Çetini süzdü. Sonra yoluna devam etti.

Arif Bey:

— Bu adamın bize bakması bana neyi hatırlattı biliyor musun?

Çetin, Arif Beyin yüzüne, soran gözlerle baktı.

Cevap verdi Arif Bey:

— Bu bekçi, vazifesi icabı ne var ne yok kabilinden bu parka uğradı. Bizi seyrederken konuştuğumuz konuyu, bizi bu parka getiren sebepleri, içinde bulunduğumuz ruh halini kavrayabildi mi?

— Elbette ki hayır.

— Ya ne yaptı? Şöyle bir bakıp geçti. İşte bizim şu kâinata, içindeki olaylara, bitkilere, hayvanlara ve nihayet insanlık âlemine bakışımız da onunkinden pek farklı değil!..

Şu anda sen ve ben, birer derya olan iç âlemlerimizden, ancak kelimelere döküp dışarı vurabildiklerimize vâkıf oluyoruz… Gerisinin gafiliyiz. Yeryüzünde yaşayan beş milyardan fazla insanın iç dünyalarından habersiziz. Bugüne kadar nelerle karşılaştılar? Ne gibi imtihanlardan geçtiler? Nefisleri neler istedi? Şeytan onlara neleri telkin etmeye çabaladı. Akılları, kalpleri ve vicdanları neleri kabul etti, nelere meyletti, nelere razı oldu? Bundan sonra daha ne gibi hadiselerle yüz yüze gelecekler?.. Bütün bunları bilemiyoruz…

Nasıl can verecekler? Kabirde nasıl bir muameleye tâbi tutulacaklar? Mahşere nasıl çıkacaklar? O dehşetli meydanda ne gibi sıkıntılar çekecekler? O mizanda nasıl ve ne kadar zaman hesap verecekler? Sıratı hangi vasıtayla ve ne süratle geçecekler? Geçemeyenler cehennemin hangi tabakasında ne gibi azaplar görecekler?.. Bunlardan ve daha nice gaybî hadiselerden haberimiz yok…

Buna rağmen, Allah’ın mutlak adaletini şu dar ve geçici dünya menzilinde hakkıyla görme çabası içindeyiz.

Ne tuhaf, değil mi?!..

Bir süre sustu:

— Sana bir şey sorayım Çetin, dedi.

— Buyurun.

— Biz Allah’ın kullarıyız ve Ona karşı birçok vazifemiz var. Öyle değil mi?

— Evet.

— Bu vazifeler içerisinde, Onun mutlak adaletini tam mânâsıyla kavramak da var mı?

— …

— Yok elbette! Çünkü, buna hiçbir kul güç yetiremez. Ve insanlar böyle bir imtihana tâbi tutulsaydı hiçbiri kazanamazdı… O halde, kendi asli vazifelerimizi bir yana bırakıp, haddimizi aşan sahalara niçin giriyoruz?!..

Çetin:

— Haklısınız, dedi. Her insan kendi üzerine düşen görev için kafa yormalı… Bu yapılmayınca böyle konularla avunmaya çalışıyorlar. Sizin tabirinizle, herkes bir özür kapısı arıyor.

Arif Bey, ‘evet’ mânâsına başını salladı ve parmağıyla Çetinin kafasını işaret ederek,

— İnsan kafası bir harika!.. dedi. İçerisinde, on milyar hücreden ve sayısız liften meydana gelen mükemmel bir tezgâh taşıyor. O beyin tezgâhında Allah’ın rahmetine isyan ve adaletine itiraz dokunmamalı!.. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin Kahhar ve Cebbar da olduğu unutulmamalı!..

Arif Bey, alnına dökülen saçlarını, eliyle, yukarı doğru topladı. Daha sonra, parktaki çiçekleri göstererek:

— Şu çiçeklere bak! dedi. Hepsi ayrı renkte, ayrı şekilde… İnsanlar da öyle… Hiçbiri diğerine benzemiyor… Dünyadaki bütün insanları burada hazır kabul et. Bu altı milyar insan içerisinde birbiriyle her bakımdan aynı olan iki fert göremezsin. Bir ağacın bütün yapraklarını incele. Yüzde yüz uygunluk gösteren iki yaprağa rastlamazsın… Deniz sahiline in. Birbirine tıpa tıp uyan iki çakıl taşı bulamazsın… Çık semaya, yıldızları incele. Her yönüyle birbirine tam uyan iki yıldız göremezsiniz…

Bütün bu suretler âlemi, tek bir hakikati haykırıyor:

“Bize suret veren bir zat var!”

İşte, “suret vermek” bir hakikat… Bu hakikat bir Musavviri, bir suret vericiyi gösteriyor. Yaratmak da ayrı bir hakikat… Bir Hâlıkı, bir yaratıcıyı bildiriyor. Daha böyle nice hakikat sayılabilir. İşte, adalet de ayrı bir hakikat… Bu hakikat da bir Âdili gösteriyor…

Cenâb-ı Hakk’ın Esma-i Hüsnasından birisi de, ‘çok âdil’, ‘en âdil’, ‘mutlak âdil’ mânâsına gelen “Âdl” ismi…

Geçenlerde, Peygamber Efendimizin doksan dokuz Esma-i Hüsna’yı saydığı hadis-i şeriflerini okudum. Adaletle ilgili sorulara çok sık muhatap olduğumdan olacak, Âdl isminden önce ve sonra gelen isimler dikkatimi çekti.

Âdl’den önce Basir ve Hakîm; Âdl’den sonra ise Lâtif ve Habir isimleri sayılmıştı…

Şöyle düşündüm:

“Her şeyin her şeyini her an gören” ve “yaptığı her işini hikmetle yapan” Allah, elbette mutlak âdildir.

“En ince şeyleri bilip, kullarına sezilmez yollardan lütuflarda bulunan” ve “her şeyin iç yüzünden haberdar olan” Allah, elbette sonsuz derecede âdildir.

Diğer isimleri de aynı şekilde tefekkür edebiliriz:

Rahman ve Rahim olan Allah, şüphe yok ki, kullarına adaletle muamele eder.

Kahhar ve Cebbar olan Allah, muhakkak ki, adaleti en iyi tatbik edendir.

Gaffar ve Settar olan Allah, kulunu cezalandırırsa, artık o bunu hak etmiş demektir…

Öyle değil mi?

Onun adaletine itiraz edenler, kalp ve ruhlarını ne ile tatmin edebilirler?

Her ikisi de bir süre konuşmadılar. Çetin, bakışlarını yerdeki belli bir noktadan ayırmıyor, düşünüyor, düşünüyordu…

Arif Bey, onu bir süre süzdü:

— Şimdi gelelim malûm sorunun cevabına, dedi.

Çetin, “bir dakika!” mânâsına, baş parmağını kaldırdı:

— Affedersiniz, dedi, konuşmanızın başında bir noktaya temas etmiştiniz!..”

— Ne demiştim?

— Çoğu insan, eşitlikle adaleti karıştırıyor, demiştiniz.

— Evet, öyle!… Gerçekten, çokları adaletle eşitliği bir sayıyor, bunları birbirine karıştırıyor. Halbuki, mutlak eşitlik, yâni, her şeyin her yönden aynı olması, adalete zıt!..

— Nasıl yani?

— Anlatayım, dedi Arif Bey… Önce insanların icraatlarından bir iki misal vereyim:

Bilirsin, bir şâir, kasidesinde her harfi kelimenin tamamını dikkate alarak yazar. Her kelimeyi, o şiirin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tamamını gözeterek kaleme alır. Burada mutlak eşitlik değil, adalet söz konusu… İlk mısra başa gelir, son mısra dipte kalır, ama hepsi aynı gayeye hizmet ederler.

Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklüğünü, bölmelerini, motorlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik, bu düzeni harap eder.

Bir ressam da öyle değil mi?.. O, çizdiği her bir tabloda, her şeyi yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle değil, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa, onu onunla boyar. Kime ne gerekliyse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar…

İşte Çetin! Bu kâinat da mükemmel bir kaside, muazzam bir fabrika ve harika bir tablo gibi. Bizim vazifemiz, bu İlâhî eserdeki sonsuz adalet tecellilerini hayretle ve hayranlıkla seyretmek…



Yorum Bırakın