Allah, kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez | Alaaddin Başar
Şub 25, 2013 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Allah, kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez

kafirMurat, konuşulanları emer gibi dinliyordu. Bir harf olsun kaçırmadığı belliydi.

Devam etti Arif Bey:

— Bildiğiniz gibi, Allah’ın bir ismi de Hâdi, yani hidayet edici, hidayete erdirici.

Rızıklara toprağı, ışığa güneşi, meyveye ağacı ve çocuğa ebeveyni vesile kılan Allah, hidayete de, peygamberleri, mürşitleri, âlimleri sebep kılmış.

Bu kutlu zevat, hidayete erdirme bakımından da Allah’ın ortağı olmadığını çok iyi bilirler.

Hakkı tebliğ etme, gerçeği anlatma vazifesini büyük bir hassasiyetle yerine getirirler. Sonra, sözlerinin kalplerde yer etmesi, yeşermesi, meyve vermesi için hidayeti Allah’tan beklerler; Ona yalvarır ve Ona sığınırlar.

“Peygamberler üzerine tebliğden başka (bir vazife) yoktur,” meâlinde birçok âyet-i kerime var. Hepsinde peygamberlerin hidayete birer sebep oldukları, ama Hâdi’nin, yani hidayete erdiricinin, ancak Allah olduğu ders verilir.

Kısa bir sessizliğin ardından:

— Ve, dedi, Allah kimsenin hidayeti seçmesine muhtaç değildir.

Düşünelim bir kere:

Şu masmavi sema… Şu gözler kamaştıran Güneş… Şu yemyeşil orman… Şu seyrine doyum olmaz deniz… Bunların hepsi güzel ve bunda kimsenin şüphesi yok.

Kör bir insan bütün bu güzelliklerden habersiz yaşarken âniden gözü açılsa ve bu güzelleri seyre koyulsa, onun bu seyri ile eşyanın güzelliği artar mı dersiniz?

Murat, soruyu çok ilginç bulmuştu. Sorunun cevabı açıktı, ama Arif Beyin demek istediğini keskin zekâsıyla hemen kestirmişti. Kısa fakat yoğun bir düşünceye daldı:

— Elbette ki hayır, diye karşılık verdi.

Devam etti Arif bey:

— Onun gözünün açılmasıyla ne Güneş parlaklaşır, ne sema berraklaşır. Burada kazanan sadece ve sadece o şahsın kendisidir…

İşte hidayet de kalp gözünün açılması… Maddî gözün görmesi, âleme bir şey ilave etmediği gibi, bir insanın hidayete ermesi de Allah’ın kemaline, hâşâ, bir ziyadelik getirmez… Burada da kazanan yine o şahsın kendisidir.

Kadere iman rüknünün en büyük bir esası, “hayrı ve şerri Allah’ın yarattığı, ama hayra rızası olmakla birlikte şerre rızasının bulunmadığı”dır. Nur Külliyatında, “hidayet büyük bir nimettir, vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir,” buyurulur. Cenâb-ı Hak, kullarına ihsanını tattırmak için, peygamberler gönderilmiştir. O halde bir kul, Hak elçilerini dinlemeyerek bu nimete karşı kalp gözünü kapatırsa kabahat kendisine aittir.

Arif Bey, bakışlarını bir noktada yoğunlaştırdı. Sonra Murata dönerek:

— O arkadaşlarının, sözünü ettikleri âyet-i kerime meâli doğru, ama onların değerlendirmeleri eksik. Art niyetli oldukları şundan belli: Âyetin sadece orta bölümünü nakletmişler. Bak ben âyetin tamamını bulup sana okuyacağım.

Yerinden kalktı. Çalışma masasından bir tomar fiş getirdi ve aramaya başladı. İşte buldum, dedi.

Bak! Âyet-i kerimede ne buyuruluyor:

“Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidayet verir. Ve hidayete erecekleri en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 56)

 

Arif Bey Murata:

— Gördün mü dedi, sana bu âyetin sadece şu orta kısmını okumuşlar. Âyetin nüzul sebebi düşünülse İslâm’ın ne kadar ulvi bir din olduğu çok daha iyi anlaşılır. Ama yarım bilgi insanı yoldan çıkarmaktan öte bir işe yaramıyor.

Çetin,

— Nüzul sebebi mi dediniz? Biraz açar mısınız?

Arif Bey, hafifçe gülümsedi:

— Ben de, kendimce güya, biraz sadeleştireyim demiştim. Aslı, “sebeb-i nüzul.” Yani, âyetin inişine, nâzil oluşuna sebep olan olay.

Kısa bir sessizlik oldu:

— Bakın! dedi Arif Bey. Ne kadar ibretli bir sahne:

Allah Resulünün (a.s.m.) amcası ölüm döşeğindedir. Bu zat aynı zamanda Hazret-i Ali efendimizin de pederi. Hak Elçisi (a.s.m.), kendisine büyük emeği geçen bu zatın iman ile göçmesini candan arzu eder. Bunun üzerine sözünü ettiğimiz âyet nazil olur.

Bir tarafta peygamberlerin sultanı, beride evliyanın sertacı… Ve âyet-i kerime hidayet edicinin ancak Allah olduğunu net biçimde ortaya koyuyor.

Derince bir nefes aldı:

— Bir bu tabloya bakın, dedi, bir de teslise, yani “üç İlâh safsatasına” inanan ve papazlara günah bağışlama yetkisi veren Hıristiyanlığa nazar edin. Aradaki azim farkı hemen göreceksiniz.

İslâm tevhit dinidir, peygambere bile hidayet yetkisi vermez. Hıristiyanlık ise Peygamberi İlâhlaştırır ve papaza günah bağışlatır.

Sonra, elbette, dedi, Hz. İsa’nın (a.s.) zamanındaki gerçek Hıristiyanlığı kast etmiyorum. Sözüm, tahrif edilmiş İncil’e dayanan ve hak din olma özelliğini kaybetmiş Hıristiyanlığa.

Biraz durakladı:

— Her ne ise, dedi, biraz konu dışına çıktık.

Çetin söze karıştı:

— Ama çok iyi oldu.

Arif Bey, gülümseyerek devam etti konuşmasına:

— Eğer, dedi, hidayetle ilgili âyetleri, insanların cüzi iradelerinin hiçbir değeri olmadığı şeklinde anlasak, o zaman peygamber göndermeyi, kitap indirmeyi ne ile izah edeceğiz?!..

Murat, hayretini gizleyemedi:

— Konunun bu yönünü hiç düşünmemiştim, dedi.

Biraz durakladıktan sonra:

— Gerçi bunu soru sahibi de bilmiyor ya! dedi. Onun meselesi insanların, günahlardan sorumlu olmadıkları anlayışını yaymak. Bu soru onun için sadece bir vasıta.

Arif Bey:

— Haklısın, diye tasdik etti Muratı. O noktaya da geleceğim.

Sonra şöyle devam etti konuşmasına:

— Ben hidayetle ilgili çalışmamı yaparken, Kur’anda hidayet kelimesi geçen bütün âyetleri tek tek inceledim. Ve hayretle gördüm ki, Allah’ın hidayete erdirmediğinin veya erdirmeyeceğinin haber verildiği bütün âyetlerde mutlaka kulun cüz’i iradesine atıflar yapılmış.

İsterseniz, dedi, bunlardan birkaçını sizlere okuyayım.

Bu teklife, Muratın cevabı:

— Çok memnun kalırım, şeklinde oldu.

Arif Bey, elindeki fişleri karıştırmaya başladı. Buyurun işte birisi diye bir fiş uzattı Murata. Murat âyet meâlini ağır ağır okumaya başladı:

 

“Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez,”   (Bakara Sûresi, 258)

 

İşte iki âyet-i kerime daha, diyerek fişleri masaya koydu. Âyet meâlleri şöyleydi:

 

“Allah, kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez.”    (Bakara Sûresi,264)

 

“Allah, fasıklar topluluğunu hidayete eriştirmez.”    (Tövbe Sûresi, 24)

 

Bu üç âyet-i kerimeden, kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğrenmiş bulunuyoruz: Zulüm, inkâr ve fısk.

Murat, konuşulanları emer gibi dinliyordu. Bir harf olsun kaçırmadığı belliydi.

Devam etti Arif Bey:

— Bildiğiniz gibi, Allah’ın bir ismi de Hâdi, yani hidayet edici, hidayete erdirici.

Rızıklara toprağı, ışığa güneşi, meyveye ağacı ve çocuğa ebeveyni vesile kılan Allah, hidayete de, peygamberleri, mürşitleri, âlimleri sebep kılmış.

Bu kutlu zevat, hidayete erdirme bakımından da Allah’ın ortağı olmadığını çok iyi bilirler.

Hakkı tebliğ etme, gerçeği anlatma vazifesini büyük bir hassasiyetle yerine getirirler. Sonra, sözlerinin kalplerde yer etmesi, yeşermesi, meyve vermesi için hidayeti Allah’tan beklerler; Ona yalvarır ve Ona sığınırlar.

“Peygamberler üzerine tebliğden başka (bir vazife) yoktur,” meâlinde birçok âyet-i kerime var. Hepsinde peygamberlerin hidayete birer sebep oldukları, ama Hâdi’nin, yani hidayete erdiricinin, ancak Allah olduğu ders verilir.

Kısa bir sessizliğin ardından:

— Ve, dedi, Allah kimsenin hidayeti seçmesine muhtaç değildir.

Düşünelim bir kere:

Şu masmavi sema… Şu gözler kamaştıran Güneş… Şu yemyeşil orman… Şu seyrine doyum olmaz deniz… Bunların hepsi güzel ve bunda kimsenin şüphesi yok.

Kör bir insan bütün bu güzelliklerden habersiz yaşarken âniden gözü açılsa ve bu güzelleri seyre koyulsa, onun bu seyri ile eşyanın güzelliği artar mı dersiniz?

Murat, soruyu çok ilginç bulmuştu. Sorunun cevabı açıktı, ama Arif Beyin demek istediğini keskin zekâsıyla hemen kestirmişti. Kısa fakat yoğun bir düşünceye daldı:

— Elbette ki hayır, diye karşılık verdi.

Devam etti Arif bey:

— Onun gözünün açılmasıyla ne Güneş parlaklaşır, ne sema berraklaşır. Burada kazanan sadece ve sadece o şahsın kendisidir…

İşte hidayet de kalp gözünün açılması… Maddî gözün görmesi, âleme bir şey ilave etmediği gibi, bir insanın hidayete ermesi de Allah’ın kemaline, hâşâ, bir ziyadelik getirmez… Burada da kazanan yine o şahsın kendisidir.

Kadere iman rüknünün en büyük bir esası, “hayrı ve şerri Allah’ın yarattığı, ama hayra rızası olmakla birlikte şerre rızasının bulunmadığı”dır. Nur Külliyatında, “hidayet büyük bir nimettir, vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir,” buyurulur. Cenâb-ı Hak, kullarına ihsanını tattırmak için, peygamberler gönderilmiştir. O halde bir kul, Hak elçilerini dinlemeyerek bu nimete karşı kalp gözünü kapatırsa kabahat kendisine aittir.

Arif Bey, bakışlarını bir noktada yoğunlaştırdı. Sonra Murata dönerek:

— O arkadaşlarının, sözünü ettikleri âyet-i kerime meâli doğru, ama onların değerlendirmeleri eksik. Art niyetli oldukları şundan belli: Âyetin sadece orta bölümünü nakletmişler. Bak ben âyetin tamamını bulup sana okuyacağım.

Yerinden kalktı. Çalışma masasından bir tomar fiş getirdi ve aramaya başladı. İşte buldum, dedi.

Bak! Âyet-i kerimede ne buyuruluyor:

“Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidayet verir. Ve hidayete erecekleri en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 56)

 

Arif Bey Murata:

— Gördün mü dedi, sana bu âyetin sadece şu orta kısmını okumuşlar. Âyetin nüzul sebebi düşünülse İslâm’ın ne kadar ulvi bir din olduğu çok daha iyi anlaşılır. Ama yarım bilgi insanı yoldan çıkarmaktan öte bir işe yaramıyor.

Çetin,

— Nüzul sebebi mi dediniz? Biraz açar mısınız?

Arif Bey, hafifçe gülümsedi:

— Ben de, kendimce güya, biraz sadeleştireyim demiştim. Aslı, “sebeb-i nüzul.” Yani, âyetin inişine, nâzil oluşuna sebep olan olay.

Kısa bir sessizlik oldu:

— Bakın! dedi Arif Bey. Ne kadar ibretli bir sahne:

Allah Resulünün (a.s.m.) amcası ölüm döşeğindedir. Bu zat aynı zamanda Hazret-i Ali efendimizin de pederi. Hak Elçisi (a.s.m.), kendisine büyük emeği geçen bu zatın iman ile göçmesini candan arzu eder. Bunun üzerine sözünü ettiğimiz âyet nazil olur.

Bir tarafta peygamberlerin sultanı, beride evliyanın sertacı… Ve âyet-i kerime hidayet edicinin ancak Allah olduğunu net biçimde ortaya koyuyor.

Derince bir nefes aldı:

— Bir bu tabloya bakın, dedi, bir de teslise, yani “üç İlâh safsatasına” inanan ve papazlara günah bağışlama yetkisi veren Hıristiyanlığa nazar edin. Aradaki azim farkı hemen göreceksiniz.

İslâm tevhit dinidir, peygambere bile hidayet yetkisi vermez. Hıristiyanlık ise Peygamberi İlâhlaştırır ve papaza günah bağışlatır.

Sonra, elbette, dedi, Hz. İsa’nın (a.s.) zamanındaki gerçek Hıristiyanlığı kast etmiyorum. Sözüm, tahrif edilmiş İncil’e dayanan ve hak din olma özelliğini kaybetmiş Hıristiyanlığa.

Biraz durakladı:

— Her ne ise, dedi, biraz konu dışına çıktık.

Çetin söze karıştı:

— Ama çok iyi oldu.

Arif Bey, gülümseyerek devam etti konuşmasına:

— Eğer, dedi, hidayetle ilgili âyetleri, insanların cüzi iradelerinin hiçbir değeri olmadığı şeklinde anlasak, o zaman peygamber göndermeyi, kitap indirmeyi ne ile izah edeceğiz?!..

Murat, hayretini gizleyemedi:

— Konunun bu yönünü hiç düşünmemiştim, dedi.

Biraz durakladıktan sonra:

— Gerçi bunu soru sahibi de bilmiyor ya! dedi. Onun meselesi insanların, günahlardan sorumlu olmadıkları anlayışını yaymak. Bu soru onun için sadece bir vasıta.

Arif Bey:

— Haklısın, diye tasdik etti Muratı. O noktaya da geleceğim.

Sonra şöyle devam etti konuşmasına:

— Ben hidayetle ilgili çalışmamı yaparken, Kur’anda hidayet kelimesi geçen bütün âyetleri tek tek inceledim. Ve hayretle gördüm ki, Allah’ın hidayete erdirmediğinin veya erdirmeyeceğinin haber verildiği bütün âyetlerde mutlaka kulun cüz’i iradesine atıflar yapılmış.

İsterseniz, dedi, bunlardan birkaçını sizlere okuyayım.

Bu teklife, Muratın cevabı:

— Çok memnun kalırım, şeklinde oldu.

Arif Bey, elindeki fişleri karıştırmaya başladı. Buyurun işte birisi diye bir fiş uzattı Murata. Murat âyet meâlini ağır ağır okumaya başladı:

 

“Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez,”   (Bakara Sûresi, 258)

 

İşte iki âyet-i kerime daha, diyerek fişleri masaya koydu. Âyet meâlleri şöyleydi:

 

“Allah, kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez.”  (Bakara Sûresi,264)

 

“Allah, fasıklar topluluğunu hidayete eriştirmez.”  (Tövbe Sûresi, 24)

 

Bu üç âyet-i kerimeden, kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğrenmiş bulunuyoruz: Zulüm, inkâr ve fısk.



Yorum Bırakın