Bediüzzaman, nasıl bir hizmet ifa etmiştir? | Alaaddin Başar
Haz 17, 2015 - Makaleler    Yorum Yok

Bediüzzaman, nasıl bir hizmet ifa etmiştir?

ÜstadımBediüzzaman Said Nursî, Müslümanların başlıca fikir ve maneviyat merkezleri olan medrese, mektep ve tekkenin işlevleri arasında tam bir irtibat sağlamıştır. Ona göre bunlardan her birinin kendilerine mahsus alanları vardır. Fakat bir koordinasyon ile zaman zaman bir araya gelip müşterek gayeye hizmet etmelidirler. Bunu, üç ayrı odasının ortadaki büyük salona açıldığı bir ev benzetmesi ile ifade eder. Kendisinin de ilk yetişme ortamı olan medresenin zahirî, sağlam ilim ölçüleri; okulun temsil ettiği modern bilimler ve üçüncü olarak da nefis terbiyesi ve kalbe yönelen maneviyat eğitimi, ona göre vazgeçilmez üç unsur olup ahenk içinde Müslüman toplum içinde yerlerini almaları gerekir.
Fikir öncülüğünü yaptığı birçok müesseseler, okullar, yayın evleri, gazete, radyo, televizyon, kitap, dergi çalışmaları ile onun temennilerinin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Allah Teala onu garik-i rahmet eylesin, Müslümanları onun böylesi güzel irşatlarını uygulamaya muvaffak buyursun.

Dücane Cündioğlu:
“Risale-i Nur, kendi suretiyle, kendi hakikatiyle muhterem ve muhteşemdir”


Kur’an’ı tefsir faaliyetini bir ‘ilim’ haline getiren, Tefsir’i “İlm-i Tefsir” olarak adlandırmamızı mümkün kılan en temel cihet, hiç şüphesiz bu faaliyetin öncelikle ‘tedvin’ edilmiş olması, yani cihet-i vahdet-i zatiye ve araziyesine istinaden bir mevzuunun, maksadının, mebadi ve mesailinin bulunmasıdır. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak, bilgi’nin bilim haline gelmesi için o bilginin tedvin edilip ‘müdevven’ hâle gelmesi, bir usule, bir yönteme kavuşması gerekir. Nitekim bir İlm-i Usul-i Tefsir mevcut olduğu içindir ki İlm-i Tefsir de mevcuttur.

Ne var ki önce faaliyet meydana gelir, sonra o faaliyet birtakım kaideler vasıtasıyla bir usule kavuşur. Önce faaliyet, sonra kaide ve en nihayet usul. Evet, önce tefsir faaliyeti, tefsir teşebbüsleri meydana gelmiş, muhtelif yorumlar ortaya çıkmış, daha sonra bu faaliyetleri bir kaide, bir usul altına almak zarureti baş göstermiştir.

Tefsir kitaplarının ‘dirayet’, rivayet tariklerine istinaden ikiye ayrılması ise tamamen itibaridir. Günümüzde geçerli “tefsir kitapları”nın tarihine ilişkin “fırkacı” şablon, esas itibariyle Ignaz Goldziher’in bir marifeti olup ne yazık ki M.H. Zehebi tarafindan meşrulaştırılmış ve yaygınlaştırılmıştır: Fıkhi Tefsir, Tasavvufi Tefsir, Felsefi Tefsir, vb.

İmdi, herhangi bir metnin veya metinler mecmuasının bir tefsir eseri olarak sayılıp sayılmaması için, o metinlerde yer alan satırların Kur’an-ı Kerim’e istinad veya temas ya da Kur’an’ı tefsir ediyor olması kâfi değildir. Çünkü İslam âlimlerinin bütün eserleri şu veya bu derecede zaten Kur’an tefekkürünün mahsulüdür, pekala Kur’an ayetlerinin tesiriyledir. Mesela İmam Gazali’nin ‘İhya’sı, Muhyiddin b. Arabi’nin ‘Füsus’ul-Hikem’i, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin ‘Mesnevi’si de bu açıdan birer tefsir teşebbüsüdür. Ama gerçekte bu eserlerin hiçbiri “tefsir kitabı” değildir. Yani bu eserler Tefsir İlmi açısından tedkik edilebilir, mesela Mesnevi’den, Mesnevi’nin bölümlerinden adeta bir tefsirden istifade edilebilir gibi istifade de edilebilir. Lakin içinde tefsir addedilebilecek pasajların bulunması, Mesnevi’yi ‘tefsir kitabı’ kılmaz. Tıpkı bazı hadis-i şerifleri de şerhediyor diye onun bir “Hadis Şerhi Kitabı” kabul edilemeyeceği gibi.

Tefsir Usulü itibariyle Kur’an-ı Kerim’in bir “mantuk”u, bir de “mefhum”u vardır. Bu nokta-i nazardan mesela “Mesnevi-i Şerif, Kur’an’ın mantukundan ziyade mefhumunun tefsiridir” diyebiliriz. Ancak bir eserde, ayetlerin veya hadislerin mefhumuna dair tefsir ve şerh teşebbüslerinin yer alması, o eseri -dikkat ediniz lütfen- “tefsir veya şerh kitabı” yapmaz. (Ayetlerin yorumuna ‘tefsir’, hadislerin yorumuna ‘şerh’ denilmesinin bile bir hikmeti vardır.)

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin asar-ı hasene-i muhalledesi “Resail” (Risaleler) ism-i şerifiyle şöhretyab olmuştur. Üstadımızın yazdıkları birer risaledir ve “Risale” de esasen ism-i has olmayıp ism-i cins’e delalet eder ve pek tabii ki ‘Füsus’ gibi, ‘Mesnevi’ gibi, ‘Mektubat’ gibi ‘Risale/Resail’ nevi de makbul ve muhterem bir yazım türüdür. (Sibeveyh’in eserinin adı ‘Kitab’dı; İmam Şafii’nin eserinin adıysa ‘Risale”. Birer ism-i has yani.) Bir eserin türü belirlenirken sadece muhtevası değil, yazım tarzı da nazar-ı itibara alınır; alınmalıdır.

Hasılı, benim nazarımda, Resail, Kur’an’ın kısmen mantukunu ve cümleten mefhumunu tefsir eder amma o bir “tefsir kitabı” değildir, olmasına da lüzum ve ihtiyaç yoktur. O kendi suretiyle, kendi hakikatiyle muhterem ve muhteşemdir. Bu makamda, suret maddeden, hakikat mecazdan üstündür. Madde ve mecaza değil, suret ve hakikate itibar ise, hiç şüphe yok ki ilim ve insafın şanındandır. Bir eserin nev’inin şahsına/ferdine münhasır olması, gayet nadiren vaki olur bir keyfiyettir. ‘Güneş’ bir nev’in adıdır. Birden fazla güneş olması mümkin ve caizdir. Lakin bu imkan ve cevaza rağmen yine de hakikatte bir tek güneş vardır. İşte bu yüzdendir ki güneşimizin nev’i, şahsına münhasırdır.
Güneşi yıldızlar listesinin arasına dahil etmeyi, onu yıldızlardan bir yıldız haline getirmeyi bazıları ‘marifet’ addedebilirler. Bendeniz edemem.

Prof. Dr. Niyazi Öktem

Risale-i Nurlar’da Allah’ın kainatı bir ayna olarak yaratması anlayışı vardır
Her şeyden önce ben bir ilahiyatçı değilim ve Risale-i Nur Külliyatını da derinliğine bilmiyorum. Bilebildiğim kadarıyla Said Nursi’nin İslam ilahiyatına tefsir açısından katkısı olarak Allah’ın kâinatı bir ayna olarak yaratması anlayışı vardır. Bu yaklaşım akılla imanın sentezi olarak da karşımıza gelmektedir.

Allah-u Teala, kendinin aksi, aynası olarak bu evreni yaratarak kendini tanımak istemiştir. İnsana akıl ve irade vererek de bu tür bir var oluşu idrak edebilme olanağını sağlamıştır. İdrak süreci imtihan alanı olarak tezahür eder. Aklı bulandıran ögelerden kurtulabilmek için önce imanla işe başlanmalı, imtihan alanına akıl daha sonra dâhil edilmelidir.

Ayna felsefesi, diğer bir tasavvufi eğilim olan “Sudur”felsefesinden farklıdır. Sudur’da fışkıran, kendini ortaya koyan tanrı anlayışı vardır.Oysa “Ayna”da yansıma söz konusudur. Sudur mekni, Ayna bir anlamda müteal bir tasavvuf anlayışını yansıtır.

Said Nursi’nin tefsirinde yukarıdaki hususlar vardır. Bu konumuyla Bediüzzaman, 20. yüzyılda Türkiye coğrafyası açısından önemli bir düşünce adamıdır.

Kaynak: Moral Dergisi, Sayı 48, Mart 2008



Yorum Bırakın