Bir Ayet Bir Tefekkür | Alaaddin Başar
Bir Ayet Bir Tefekkür için Arşiv"
Kas 25, 2012 - Bir Ayet Bir Tefekkür    Yorum Yok

Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır. …

Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak, iman edip., salih amel işleylenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” Asr Suresi, 1-3

Âyet-i kerimede sadece amel denilmeyip, salih amel buyrulması dikkate şayandır.

Kaidesine uygun olmayan bir işçilik salih değildir; ortaya konulan eserin çürüme, bozulma, yıkılma ihtimali çok yüksektir.

Gelişi güzel okunan bir eserden edinilecek fayda az olur. Okumanın salih olması, dikkatle, ciddiyetle mütenasiptir. İnsan, başka şeyler düşünerek sayfalarca yazı okuyabilir, ama bilgi yönünde bir adım dahi atmış sayılmaz; çünkü amel-i salih değildir.

Misâlleri çoğaltabiliriz.

Dünya işlerinde böyle olduğu gibi, ibadetlerde de amelin salih olması büyük önem taşır. Amelin salih olmasının en önemli şartı, ihlastır, yani o işten, o ibadetten, o hayırdan sadece Allah rızasının beklenmesi, başka bir gaye gözetilmemesidir.

May 28, 2012 - Bir Ayet Bir Tefekkür    Yorum Yok

O hayvanları insanlar için zelil kıldık, onların hizmetine verdik…

Yâsîn Sûresinde insanın emrine verilen hayvanlardan söz edilirken, şöyle buyrulur:

“Onları (o hayvanları) kendileri için zelil kıldık (onların hizmetine verdik). Onlardan bazılarına biniyorlar, bazılarını da yiyorlar.”  Yâsîn Sûresi, 72

İnsi şeytanlar diyorlardı ki, bu hayvanlar Allah’ın eseri olsalar böyle zelil, biçare  olmazlardı. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki, onları sizin için zelil kıldım, tâ ki size hizmet etsinler, onlara binip yolculuk yapasınız, yahut kesip etlerini yiyesiniz.

Cenab-ı Hak, hayvanları bizim için zelil yapmış. Demek ki, bize zelil hayvan lazım.

İneğin ve öküzün iyisi,  akıllı olmayanıdır. Onların da bir çocuk kadar akılları olsaydı, köylerde bir tek çocuk yüzlerce hayvanı önüne katıp otlatabilir miydi? Bu hal, o çocuğun izzetini, güttüğü o hayvanların ise zilletini ne güzel sergiliyor!?..

Bir başka örnek: Tavuğun iyisi uçamayandır. O da kuşlar gibi uçabilseydi yumurtalarından ve etinden böyle istifade edemezdik.

Aynı şekilde, ağacın iyisi görmeyen, işitmeyen, anlamayandır. Taşın iyisi de büyümeyendir.

Demek ki,  “Cenab-ı Hak her şeye layıkını veriyor.” Taşın hakkı o. Ağacın hakkı o. Tavuğunki, öküzünki, atınki o.

Hayvanların miskin olması büyük bir rahmet. Bizim de ahsen-i takvimde olmamız yine en büyük bir  rahmet.

Şub 5, 2012 - Bir Ayet Bir Tefekkür    1 Yorum

Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.

Bedendeki her organın kendine göre bir çeşit tatmini söz konusu. Göz görmekle, kulak işitmekle tatmin oluyor. Dilin tatmini tat ile, mideninki gıda ile. Kalbin ise en büyük ihtiyacı, iman.

Ben kimin mahlûkuyum? Şu âlem kimin mülkü? Bu dünyada kimin misafiriyim? Daha sonra nereye gideceğim? Beni misafir eden zât, benden ne istiyor?

İşte kalbin bâtını, bu gibi soruların cevaplarıyla tatmin oluyor. Onun talebi mârifetullah olunca, elbette, Samediyete en büyük âyine o olacaktır. Diğer mahlûklar bu kâinatın maddesine muhtaç. O ise, bu âlemin sahibini tanımaya, bilmeye, O’na iman ve itaat etmeye. Devamını Oku »

Oca 8, 2012 - Bir Ayet Bir Tefekkür    Yorum Yok

Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!

Kur’an-ı Kerim nice âyet-i kerimelerinde insana “mahsusât” denilen hisler dünyasında boğulmamasını, ondan “makulât” yâni, hikmetler âlemine nazar etmesini ders verir. Sadece bir misâl:

Deve

“Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!” (Ğaşiye Sûresi, 17-20)

Ğaşiye sûresinde insanoğlundan, devenin yaratılışına, semaya, dağlara ve arza bakması isteniyor. Elbetteki ne hayvan, ne de münkir gibi değil, bir mü’min olarak.

“Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!” (Ğaşiye Sûresi, 17-20)

Âyetlerin engin mânâlarını âlimlerimizin güzide tefsirlerine havale ederek, ben  tefekkürümüze sunulan bu varlıklar arasındaki şekil benzerliğine kısaca işaret edip geçeceğim.

Devenin hörgücünü, onun beli üzerinde yükselten kim ise, arzın belinde dağları birer hörgüç gibi  yükselten de O. Gök kubbe de tümüyle bir hörgücü andırmakta. Gayb âlemimizin mâzi ve müstakbel denilen iki sahası arasında yükselen bir hörgüç…

Âyette, insanın nazarı önce deveye, sonra semaya, daha sonra dağlara ve en sonunda da arza çekiliyor. Bu sıralama, bana göre, apayrı bir belagat mûcizesi… İnsan gözünden deve hörgücüne, ondan semaya hayâlen bir hat çekiniz; daha sonra o hattı dağa indiriniz ve dağdan da yere birleştiriniz. Karşınıza bir başka hörgüç veya bir ayrı şekil çıkacaktır.

Neml sûresinde:

“Dağları yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler.” buyruluyor (Âyet, 88).

Hörgücün hareketi, devenin yürümesi demek olacağından, bu âyet dünyanın sabit olmayıp hareket hâlinde bulunduğunu 1400 sene önce haber vermiş oluyor.

Bu âyet-i kerimeler gibi nice âyetler, insana eserden müessire, yâni eserin yapıcısına geçmeyi, nefsini ve âlemi hikmetle ve ibretle tefekkür etmeyi öğretiyor. Kur’an’dan bu dersi alan muttakiler gayba inanırlar. Ne gafil bir bedevi gibi deveyi hakkıyla seyretmeden ölürler, ne de inançsız bir astronomi âlimi gibi semayı tefekkür etmeden arzı terkederler.