Makaleler | Alaaddin Başar
Makaleler için Arşiv"
Kas 16, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

KULLUK VE FİRAVUNLUK

“Her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.”  Sözler

Her insan, gözünden güneşe, ciğerinden havaya, ayaklarından yer küresine kadar hadsiz eşyaya muhtaç olarak yaratılmış ve bunların hiçbirini de yapacak güçte değil. Onun için, güçsüzlüğüne imdat edecek bir dayanma noktası (nokta-i istinad) ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir yardım merkezi (nokta-i istimdat) aramak mecburiyetindedir. İşte insanın bu temel özellikleri her vicdanı Allah’a teveccüh ettirir.

Her vicdanın kabul ettiği bir dizi hakikat var. Bunlardan birkaçını sıralayalım: Devamını Oku »

Kas 3, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

SUYU ÇEŞME Mİ YAPIYOR?

Nur Külliyatında masdar ve mazhar kelimelerinin özel bir yeri vardır ve sıkça kullanılır. Sebepler eliyle yaratılan varlıklarda o sebeplerin masdar olmayıp İlâhî isimlere mazhar olduklarına dikkat çekilir. Bu kelimelerden her ikisi de mekân ismidir, birincisi “bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekân,” ikinci ise “bir şeyin zahir olduğu, göründüğü yer” demek olur. Makes kelimesi de mazharla yakın mana taşır ve “ışığın aksettiği mekân” manasına gelir. Devamını Oku »

Eyl 15, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

Hüseyin Bey’in Ardından…

     Hüseyin Kardeşimin Ardından;

     Rahmetli Hüseyin Bey kardeşimle kırk yıldan beri tanışıyor ve otuz üç yıldan beridir de Zafer’e her ay bir yazı göndermekle yakın alakamı devam ettiriyorum. Kendisi kaderin her şeyini güzel gördüğünden olacak, İlâhî takdirle soyadı da Şengörür olmuştu. Şevk ve gayret kaynağıydı. Son asrın iman-küfür mücadelesinin basın ve yayın sahasında büyük hizmetler gören Zafer Dergisi’nin kurucusu ve başyazarıydı.

       Bir ay kadar önce Adapazarı’na gittiğimizde, gözlerinden hiç eksik olmayan o gayret ve şevk saçan bakışlarıyla bizi karşıladı ve Zafer’in daha da ileri gitmesi konusunda yol arkadaşlarımızdan Yusuf Yalçın kardeşimizle uzunca bir görüşme yaptılar. Bayramı müteakip İstanbul’a gidecek ve konuya son noktayı koyacaklardı.

       Ölümünden kısa süre önce Yusuf kardeşimizi heyecanla arıyor ve “haftaya İstanbul’a geliyoruz” diyor ve sanki öleceğini de haber almış gibi, “Vasiyetim olsun size. Zafer e-dergi olarak lütfen devam etsin.” diye ekliyor.

       Dava aşkından ve hizmet heyecanından dünyaya bakmaya vakit bulamayan, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz” hadîs-i şerîfini hayatına ve yazılarına kemaliyle yansıtan bu çok değerli kardeşimi rahmetle anıyorum.

     Her bayram ve kandilde içime ferahlık veren o tatlı telefon görüşmelerimizin hasretini daima çekeceğim.

       Allah kendisinden ebediyen razı olsun, manevî makamını daima terakki ve teâli ettirsin.

       Alaaddin

Eki 8, 2015 - Makaleler    1 Yorum

SIRF DÜNYA İÇİN Mİ YARATILDIK? 

dunya-insan“Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?” (Sözler)

Nur Külliyatında  geçen bu cümle hayalimi bir anda taziye meclislerine götürdü ve o meclislerde sıkça okunan şu ayet-i kerîmeyi hatırlattı:

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz Allah’a aidiz (Allah içiniz, Allah’ınız) ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara Sûresi, 156)

Dünya bizim için yaratıldığına göre, biz dünya için yaratılmış olamayız.

Ahiret de bizim için yaratıldığına göre, biz ahiret için de yaratılmış olamayız.

Biz dünyada da Allah içiniz, ahirette de.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzü olduğunu beyan eder ve bunları şöyle sıralar:

“Birinci yüzü Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara aynadarlık eder…

“İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır…

“Üçüncü yüzü insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür…” (Sözler) Devamını Oku »

Gayba İman

gurubGAYB

“ Gizli olan, görünmeyen”

Kur’an-ı Kerim muttakilerden, yâni takva sahibi mü’minlerden bahsederken onların en büyük özelliği olarak “gayba imanlarını” gösterir. “O muttakiler ki gayba iman ederler” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir eden büyük âlimlerimiz, gayba imana iki şekilde mânâ verirler. Birincisi, “onlar gayba iman ederler; yâni görmedikleri halde, aklen ve naklen istidlâlde bulunarak, yâni delillere dayanarak iman ederler.” Diğeri ise, “onlar gıyaben dahi iman ederler; yâni münafıklar gibi sadece mü’minler arasında değil, gıyaben de Allah’a ve Resulüne (a.s.m.) iman ederler.”

Gayb iki ayrı mânâya gelir: Birincisi, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın malûmu olan haller, hâdiseler, âlemlerdir ki, bunlar imana konu değildirler. İman bu gayb için   değil, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın haber verdiği ve Peygamber-i Zîşanın (a.s.m.) izah ettiği ve varlığına aklın birtakım deliller getirebildiği gayb için sözkonusudur.

“Bizce gayb, görülemeyen değil, görülmeyen demektir. Biz delilsiz olan gayba değil, delili olan gayb-ı mâkule iman ediyoruz.”  (Hak Dini Kur’an Dili) Devamını Oku »

Ağu 15, 2015 - Makaleler    1 Yorum

BİR SORU ÜZERİNE…

3Çoğu zaman kasıtlı olarak bazen de merak saikasıyla şöyle bir soru gündeme getiriliyor:

 “Kur’an’ın bütün meseleleri aklî midir?

Önce aklî olma meselesini açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Sahasında yetkili kişilerce aklî olan ve her aklın kabul etmesi gereken nice meseleler var ki, o konunun dışında olanlarca zor anlaşılıyor, bazen de inkâr ediliyor. Meselâ, sahasının uzmanlarınca genler, atomlar yahut galaksiler hakkında verilen bilgilerin çoğunu aklımız almıyor, ama bu gerçekleri kabul etmeme gibi bir yanlışlığa da düşmüyoruz.

“Kuran’ın bütün meseleleri aklî midir?” sorusuna da “Evet.” diye cevap veriyor ve ekliyoruz: Şu var ki, ondaki her meseleyi her akıl idrak edemeyebilir. Devamını Oku »

Tem 14, 2015 - Makaleler    1 Yorum

KÜLLİYET KAZANMA 

Cemaat - kıyam - 4Nur Külliyatında,  insanın külliyet kazanarak Allah’a yaklaşması konusunda çok önemli dersler ve mesajlar vardır.

Allah’a yaklaşma, kulun Allah’ın rızası dairesinde hareket etmesi, O’nun marifeti, muhabbeti yolunda ilerlemesi ve O’ndan uzaklaşmayı netice veren isyanlardan, günahlardan da hassasiyetle kaçınması ile mümkün olur.

Kulum bana en fazla farzlarla, sonra nafilelerle yaklaşır …” diye başlayan hadis-i kutsîde, yaklaşmanın ilk ve en önemli adımının farzları işlemek olduğu nazara verilmektedir.

Farzları işleyen ve haramlardan hassasiyetle sakınan bir kul, Allah’a yaklaşma yoluna girmiş demektir. Bu vadide daha fazla yol alması ise ubudiyetinde, tefekküründe ve İslâm’a hizmetinde külliyet kazandığı ölçüde olacaktır.

Külliyet kazanma  konusu, muhtelif risalelerde farklı yönleriyle nazara verilir.

Yirmi Üçüncü Sözün İkinci Nüktesinde geçen şu ifade de külliyet kesbetmekle ilgilidir:

Evet hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.” Sözler, Yirmi Üçüncü  Söz

Bu hakikat dersine Nur Külliyatındaki bir başka dersin ışığında bakmaya çalışalım: Devamını Oku »

Tem 10, 2015 - Makaleler    1 Yorum

TANIMAZLARIN İŞBİRLİĞİ

Colorful-Planet-Download-Free-Wallpapers-4Bu dünya hikmet dünyasıdır. Eşyanın yaratılışı çoğu zaman ani ve defi değil, tedricen, yani zaman içinde ve kademeli olarak gerçekleşir. Nitekim, Kur’an’ın özeti olan Fatiha Sûresinde bütün medih ve senanın Allah için ve O’na layık  olduğu zikredildikten sonra, Allah’ın marifeti noktasında ilk olarak Rabbü’l-âlemin ismine yer verilir. Yani, Allah öncelikle bu isimle tanıtılır. Bunun hikmeti,  şu varlık aleminde gördüğümüz her şeyin bir terbiyeden en faydalı bir hale getirildiğini ders vermektir.

Allah, Rabbü’l-âlemindir;  bütün âlemleri terbiye eden, onları bir ilk noktadan alarak son ve mükemmel hallerine getirendir. Güneşi ışık verecek şekilde, gözleri görecek, kulakları işitecek şekilde terbiye eden Allah, mideyi hazmedecek, elleri tutacak, ayakları yürüyecek şekilde terbiye etmiştir.

Bu hikmet dünyasında, eşyanın terbiyesinde sebeplere de belli görevler verilmiştir. Çekirdek ağaç haline getirilirken, toprak, su, hava, güneş ve  mevsimler birer sebep olarak kullanılmışlardır. Bu unsurların her birisi kendilerini o noktaya getiren İlâhî terbiyeyi ilan ettikleri gibi,  onların ortak çalışmalarıyla meydana gelen o ağaç da kendisini ne güneşin, ne havanın, ne suyun  değil ancak Allah’ın terbiye ettiğini ilan eder. Devamını Oku »

Tem 7, 2015 - Makaleler    Yorum Yok

Bize Bizden Yakın

123Yakınlık denilince insanın aklına, öncelikle, mesafe yakınlığı gelir. Halbuki, günlük hayatımızda yakınlığı daha farklı şekilleriyle de kullanırız; yakın akrabam, cana yakın, gelmesi yakın gibi.

Bütün mekânları yaratan Allah,  mekândan  münezzeh olduğuna göre, O’nun bize yakınlığı, yahut bizim O’nun yakınlığını talep etmemiz elbette  mekân ve mesafe boyutunda  düşünülemez.

İnsan Sûresinin ilk iki ayetinde şöyle buyrulur:

“İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman geçti ki (o vakit) o, anılmaya değer bir şey bile değildi.  Şüphe yok ki, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici, görücü yaptık.”

İşte biz henüz anılacak bir halde değilken, Allah’ın ilminde mevcut idik. Onun ilmi bize yakındı, biz ise henüz ortada yoktuk.

Sonra bizi karışık bir nutfeden yarattı, nutfe halinde iken de biz Rabbimizi bilmekten çok uzaktık, o ise bize bizden daha yakındı.

Bir sonraki kademede, ana rahminde dokuz aylık bir terbiyeden geçtik. Gözümüz ve kulağımız o karanlık âlemde bedenimize yerleştirildi. Diğer bütün organlarımız da bizim için en faydalı olacak biçimde ve  özellikte yaratıldılar ve bedenimizin en uygun yerine konuldular. Rabbimiz bütün bunları yaratırken bize bizden yakın idi. Biz ise O’nu bilmekten ve tanımaktan henüz çok uzaktık. Devamını Oku »

Tem 4, 2015 - Makaleler    Yorum Yok

Benzemezlik

Allah cc 5Her varlığın kendine mahsus bir “zatı”, kaderin çizdiği bir “özellikler dünyası” ve  icra ettiği bir “fiiller âlemi” vardır.

Bu farklı mahiyetler ve onların gördükleri değişik işler, harika bir nizam içinde cereyan etmekte ve bunların tümünden kâinattaki nizam ortaya çıkmakta ve bu âlemin yaratılışındaki İlâhî maksatlar en mükemmel şekilde yerine getirilmektedir.

İsterseniz, önce kâinatın  küçük bir misâli olan kendi varlığımızda bu gerçeği ispat eden delillere şöyle bir göz atalım:

İnsanın, kendisini başka varlıklardan ve diğer insanlardan ayıran müstakil bir zatı olduğu gibi her bir organının da yine müstakil zatları vardır.  Meselâ, göz dediğimiz zaman başlı başına bir varlıktan, ayrı bir mahiyetten söz etmiş oluruz. Gözün zatı kulağa benzemediği gibi, onun fiili olan görme de, kulağın fiili olan işitmeye benzemez. Göz ve kulak ayrı birer mahiyete sahip oldukları gibi,  onların fiilleri  de birbirine benzemezler.

Bu örneğimizi bedenin bütün organları için yaygınlaştırabiliriz.  Akciğer ve karaciğer, müstakil ve ayrı birer  mahiyete sahiptirler. Bu farklı varlıkların işleri de birbirinden çok farklıdır.  Elle ayak, böbrekle pankreas, sinir sistemiyle kan dolaşım sistemleri, alyuvarla akyuvar da birbirlerinden farklı mahiyetlerdir ve bu değişik varlıkların işleri de birbirinden ayrıdır, biri diğerine benzemez.

Aynı şeyleri ruh dünyamız için de söyleyebiliriz. Akılla kalbin, hafızayla hayalin mahiyetleri de görevleri de birbirine benzemezler. Ancak, burada çok önemli bir farkı da hatırlamamız gerekiyor. Organların müstakil zatları olduğu halde, ruha bağlı olan her şey “ tek bir şey” gibidir. Zira, ruh terkip değildir. Ondaki latifelerin, duyguların  müstakil şahsiyetleri yoktur. Yani, bir ameliyatla eli veya ayağı bedenden ayırabiliriz, ama aklı ve hafızayı ruhtan ayıramayız. Devamını Oku »

Sayfalar:1234»