Nur’dan Kelimeler ve Cümleler | Alaaddin Başar
Nur’dan Kelimeler ve Cümleler için Arşiv"

İnsanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.

İnsan garip bir varlık“İnsanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.”  Lem’alar

İnsan garip bir varlık… İki insan aynı manzarada farklı şeyler hissediyor, aynı kitaptan ayrı mânâlar süzüyorlar. Aynı kâinatı değişik değerlendiriyor ve insanlığa birbirinden çok uzak mânâlar veriyorlar.

Nur Külliyatından bir hakikat dersi:

“İnsanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.” Bir hayvan nev’inin, bütün özellikleri o nev’in bir ferdinde toplanmış. Ama insanlar öyle değil. Kendilerine emanet verilen maddî ve mânevî cihazları birbirinden çok farklı sahalarda kullanmaları, onları sanki ayrı varlıklar hâline getiriyor. Devamını Oku »

Niyaz

Dua“Dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semeratı uhreviyyedir.”

Mektûbat

 

Âlemlerin Rabbi, semâ âlemini de arz âlemini de insana göre ve insan için terbiye etmişti. İns ve cinne hak yolu, doğru yolu, kendine vâsıl olan yolu göstermek üzere inzal buyurduğu Kur’an-ı Kerim’i de “âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” ile başlıyordu. Fâtiha Sûresinde Cenâb-ı Hak, Rahman ve Rahîm olduğunu kullarına haber veriyor ve din gününün yegâne mâliki olduğunu bildirdikten sonra, sanki sözü insana bırakıyor, o da “biz yalnız sana ibadet eder ve senden yardım dileriz” demekle âlemlerin terbiyesindeki gerçek gayenin ibadet olduğunu, yalvarma, medet dileme olduğunu böylece ilân etmiş oluyordu. Ve sûrenin bundan sonraki kısmı duaya ayrılıyordu…

Malûmdur, insanın dünya hayatı iki esas üzere yürüyor: Menfaatı celp, zararları def. Mânevî hayat da öyle; onun da fayda ve zarar bölgeleri var. Onun da dostları ve düşmanları mevcut. O da sıhhat bulabiliyor ve yara alabiliyor. O da besleniyor, büyüyor; hastalanıyor ve ölüyor… Devamını Oku »

Kur’an’ın vazifesi

Kur'an “Kur’an’ın vazife-i asliyyesi, daire-i rububiyetin kemâlât ve şuunatını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini talim etmektir.” Sözler

“Rahmetim gadabımı geçti.” buyuran Rabb-ül âlemin, bu varlık âlemini yokluk karanlığından kurtardı. Altı devrede bu kâinatı şu hazır hâle yine rahmet ve keremiyle getirdi. O devrelerdeki İlâhî icraat sonsuz bir hikmetle yürürken değil insanın, ona ileride mesken olacak şu yer küremizin bile âlemde esamesi okunmuyordu.

“Semâ ve arz bitişik idiler, biz onu fetk ettik (birbirinden ayırdık)” âyetiyle haber verilen bir rahmet tecellisiyle arz semâdan ayrıldı, müstakil bir varlık hâline geldi. O gün arza yapılan bu lütuf bize ve bizim içindi… Devamını Oku »

Şeytana Çarpılanlar

Haram-Para“Kavga kapısını kapamak için, banka kapısını kapayınız.” Sözler

İnsan, bir tarafta kalp, akıl ve vicdan; beride dünya, nefis ve şeytan arasında sıkışıp kalmış, ağır bir imtihan geçiriyor. İmtihan ağır, ama kazanabilirse neticesi çok yüksek, çok değerli.

Bakara Sûresinin başında, “Kur’an’ın muttakiler için bir hidayet olduğu” beyan edildikten sonra, muttakinin üç temel özelliği sıralanır: “İman etmek”, “namazı ikame” ve “zekâtı vermek.”

İman kalbe bakar; namaz bedenî ibadetlerin, zekât ise malî ibadetlerin temsilcisidir. Devamını Oku »

İslâm’ın Köprüsü – Zekat

zekat“İnsanların hey’et-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü zekâttır.”  İşârât-ül İ’caz

Dünya imtihanının beş temel sorusundan biri: Zekât Temel soru diyoruz, çünkü teferruat uçsuz bucaksız. Her emir ve yasak ayrı bir imtihan sorusu. Ayrıca, her insanın bir gün boyunca karşılaştığı bütün hâdiseler birer imtihan sorusudur ki, bunlar bir başkasına sorulmamıştır. Bir bakıma her insan ayrı bir imtihana tâbi. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir” sözünden hareketle diyebiliriz ki, her insanın âhiretteki makamı diğerinden farklı olacak ve o ebed yurdunda insanlar adedince safâ bahçeleri ve azap menzilleri bulunacaktır.

“Bu dünya imtihanında acaba zengin olup zekât vermek mi daha kolaydır, fakir olup sabretmek mi?” diye ortaya bir soru atsanız büyük çoğunluğun zekât vermeyi daha kolay bulduğunu görürsünüz. Ama, hakikat öyle mi acaba? Hâline şükreden fakirler mi çok, zekâtını eksiksiz veren zenginler mi? Devamını Oku »

Birlikteki Kemâl

elif“Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbanî tezahür eder.” Şualar

Bu hikmet dolu cümle bize küllî tefekkür dersi verir. Söz konusu cümlenin devamında bu küllî tefekküre üç tane harika misâl verilir: Şifa, rızık ve hidayet. Bu nimetler, tek bir insan için düşünüldüğünde de yine Allah’ın Rezzak olduğunu, Şâfî olduğunu ve Hâdî olduğunu gösterirler, ama bu ihsanlara mazhar olanların tamamı birden nazara alındığında, aynı hakikatler daha mükemmel olarak ve çok daha ileri bir mârifetle insanın kalp âlemine ve ruh dünyasına hükmederler.

Bu üç misâli bütün hâdiselere ve bütün mahlûkata tatbik edebiliriz.

Hayat verme, ölümü tattırma, şekil verme, güzelleştirme, ikram etme, mağfiret etme, aziz etme, zelil kılma ve daha nice hâdiselere mazhar olan bütün fertleri birlikte düşündüğümüzde, sırr-ı vahdetle, karşımızda çok daha yüksek ve çok daha geniş tefekkür tabloları ve mârifet levhaları buluruz. Devamını Oku »

Nur ve kuvvet-II

nurHissetme, anlama ve iman… İnsan ruhuna ulviyet kazandıran üç ayrı hâdise. Hissetme, meselâ görme ile anlama arasında bir yönüyle benzerlik var. İkisinde de kavrama, içine alma, her yönüyle ihata etme, kaplama vardır. İnsan bir çiçeğe baktı mı, onun görüntüsü bütünüyle gözde teşekkül eder; âyineye akseden resim gibi. Ve insan, bir meseleyi anladı mı artık onun her tarafı o şahsın ilmindedir, tıpkı bir görüntü gibi… Ama, iman öyle değil. İmanda kavrama yoktur, anlama yoktur; tasdik vardır, hayret vardır, vecd vardır, muhabbet ve havf vardır…

Göz, Allah’ın eserlerinde dolaşır, akıl onlardaki hikmetleri anlamaya çalışır. Kalp ise o eserlerdeki kemâle hayran olur, cemâle meftun olur. Ve onların yaratıcısına ve O’nun sonsuz sıfatlarına iman eder. Ama bunları ne görür, ne anlar, ne de kavrar. Onları görülmez olarak bilir, anlaşılmaz olarak anlar.

Göz, bir bakıma şu sonsuz kâinatın küçük bir bölümünü görebildiği gibi, akıl da ondaki sonsuz ilim ve hikmetten çok az bir kısmını anlıyor. İnsan kalbi koltuk değneğiyle yürür gibi, hakikata doğru birkaç adım attıktan sonra, Rabbinin lütfunu gözlemeye başlar. Kalbin hâl diliyle ettiği bu dua sonunda, ona iman ihsan edilir. Devamını Oku »

Nur ve Kuvvet-I

Nur zulmetin zıddıdır. Genellikle, nur denilince hayâlimizde parlak bir ışık, zulmet denilince de koyu bir karanlık canlanır. Bu mânâ yanlış değil, ama eksik. Madde âlemini aydınlatan ışığa “nur” ve bu âlemi seyretmemize engel olan karanlığa “zulmet” dediğimiz gibi, mânâ âleminin de nur ve zulmetlerini aynı şekilde değerlendirebiliriz. O âlemi de aydınlatan nurlar ve gizleyen zulmetler var.

İman bir nurdur; göz nuru insanı madde âlemiyle buluşturduğu gibi, iman nuru da insan kalbini iman hakikatlarına muhatap kılar.

Kör bir insan, göz nurundan mahrumdur; eşyaya bakar ama birşey göremez. İmansız bir insan da küfür karanlığındadır, kâinatı seyreder ama onun yaratıcısını bilemez.

Cehalet de ayrı bir körlük, ayrı bir zulmettir. Câhil insan, gözü önüne konulan ilmî bir eserin sadece maddesini görür, onun içindeki mânâya nüfuz edemez. İlim ise nurdur, insanı o eserdeki hikmetlerle tanıştırır.

Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi Nur olduğu gibi bütün isimleri de nuranîdir. Herbirinden, farklı güzellikler, değişik inayetler ve merhametler tezahür eder.

Devamını Oku »

Umursamazlık hastalığı

“İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri; ülfeti ilim telâkki etmeleridir.”  Mesnevî-i Nuriye

 Ülfet: Şu muhteşem kâinatta sergilenen ve her biri bir kudret mûcizesi olan mükemmel eserleri üstünkörü bir nazarla geçiştirme, onları bildiğini zannetme ve derinlemesine düşünmekten hassasiyetle kaçınma hastalığı. İnsan fikrini yanlış yollara sevkeden, vehimlere ve zanlara sürükleyen bir maraz. Devamını Oku »

Yakınlık ve uzaklık…

“Cenâb-ı Hak, herşeye herşeyden daha yakındır. Fakat, herşey O’ndan nihayetsiz uzaktır.”  Sözler

Mekândan münezzeh olan Allah, mekânın her köşesindeki mahlûkatına onların nefislerinden daha yakın…

Mekânda yer tutanlar, birbirlerine göre yakında veya uzakta bulunurlar. Devamını Oku »

Sayfalar:«123»