Dönüşün İlk Adımı | Alaaddin Başar
Ara 8, 2012 - Namaza Çıkan Yollar    Yorum Yok

Dönüşün İlk Adımı

Yılmaz bey eve vardığında içeri hemen giremedi. İçinden bir süre gezinmek geldi. Konuşulanları iç aleminde bir özetlemek, ruhunda yaptığı etkiyi tartmak, yeni bir hayata hazır olup olmadığın bir iç muhasebesini yapmak istiyordu.

Kalp aleminde müthiş bir dalgalanma başlamıştı. Kul olduğunu, başıboş olmadığını, insanların övgüsüyle oyalanmanın bir anlam taşımadığını iliklerine kadar hissediyor gibiydi. Her gece ve gündüzün onu ve bütün sevdiklerini adım adım kabre taşıdığını düşünüyor, asıl hayatın kabirden sonraki ebedî hayat  olduğunu sanki ilk defa hatırlıyordu. Bu büyük bir gafletti. Hayatı bu kısa ve geçici dünya hayatı olarak algılayınca kalbi tatmin olmuyor ve içi sıkılıyordu.

Bunları bugüne kadar niçin düşünmediğine bir mana veremiyordu.

‘İrademi yıllarca toplumun akışına kaptırarak yaşamışım!’ diye geçti içinden. Hepsi kendi menfaatini düşünen, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan, başkalarını kötülemekle yükseleceğini sanan, hepsi kendini beğenen ve hep kendisinden söz edilmesini isteyen, başkalarını noksan kendini en mükemmel gören bir toplum içinde insan ruhu ebette rahat edemezdi.

Bunu niçin bugüne dek anlayamamıştı?!..

Doktorların bazı hastalara hava değişimi tavsiye ettikleri hatırına geldi. ‘Benim de bir hava değişimine ihtiyacım var.’ diye geçti içinden. Salim beyle buluşması,   yeni bir iklime, başka bir ortama geçmemin müjdecisi olabilirdi.

Geçen otuz beş yılını düşündü. Bir an gibi uçup gitmişti. Yetmiş sene yaşasa da sonuç yine aynı olacaktı.

Bu dünya insanı doyurmuyordu, ruhu adeta açlıktan kazınıyordu. Kalp alemi gıdasız kalmıştı. Bunun çaresini başkalarında aramak anlamsızdı. Kendisi yanlış yoldan bir dönüş yapacaktı. Buna mecburdu.

Yaşlanmış, hastalanmış, çaresiz kalmışları kendi öz evlatlarının bile yalnız bıraktıklarını, huzur evi modasının her geçen gün yayıldığını düşündü. ‘Genç yaşta ölmesem ben de ihtiyar olacağım. Bugün benimle söyleşen, gülüşen, oynayan,  zevk eden dostlarım o gün yüzüme bakmayacaklar. Hasbelkader ziyaretime gelseler de yanımda birazcık kalacak ve sonra  ‘geçmiş olsun’ diyerek odamı terk edecekler,  beni yalnızlığımla baş başa bırakacaklar.

Öyleyse ben şimdiden kendime gelmeli, kendime dönmeli, kendime yön vermeli, geleceğim için bir şeyler  yapmalıyım.”

Başı ağrımaya başlamıştı. Uykusuzluk ve yoğun bir fikir hareketliliği zihnini fazlasıyla yormuştu. Ama o artık ayrı bir havaya girmiş bulunuyordu. Baş ağrısı bile ona bir şeyler düşündürmeye başlamıştı:

‘Şu anda bu küçük ağrıyı ben kendi başıma çekiyorum. Hiçbir yakınımın bana bir faydaları olmuyor. Birazdan eve gideceğim. Hanımıma derdimi söylediğimde ecza dolabına koşacak ve bir ağrı kesici getirecek.

Bunu yapmakla, benim ağrıma ortak olmuş olmayacak, ben yine ağrımı kendi başıma çekeceğim.

İlacı aldığımda ikimiz de ağrının geçmesini bekleyeceğiz. Demek ki, ikimizin de elinde bir şey yok!

Bütün  olaylar da baş ağrısı gibi değil mi?

İhtiyarlığa mı bir çare bulabiliyoruz, ölüme mi?’

Kim ne derse desin, kim benim yeni hayatımı nasıl karşılarsa karşılasın, doğru bildiğimden sapma göstermemeliyim. Ben doğru gitmeliyim ki, dostlarımı da doğruya çekebileyim.

Hanımıyla ve çocuklarıyla fazla bir problemi olmayabilirdi. Kahve arkadaşları  Güngör ve Önder’le  bu konuları uzun zaman tartışacağa benziyorlardı.

Yeni bir hayat düzeni kurması pek kolay olmayacaktı. İşin doğrusu, namaz hakkındaki bilgileri de yok denecek kadar azdı. Bayram namazları dışında, uzun yıllar camiden uzak kalmıştı.

İçinden bir ses “Geç bu sevdadan.” diyordu.  Bu sesi ayrı bir ses takip ediyordu; “Zor da olsa bu yola girmelisin.” diyordu içinden bir başka ses.

İlk fısıldayanın nefis, ikincisinin  vicdan olabileceği  geçti aklından.

İçindeki bu farklı sesler çevresinde ve iç aleminde başlayacak yeni bir kavganın ayak sesleriydi.

Yarım saat kadar kaldırımları adımladı ve sonra evine gitti.

 



Yorum Bırakın