Eşitlik Adalet mi? – 5. Bölüm | Alaaddin Başar
Tem 21, 2012 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Eşitlik Adalet mi? – 5. Bölüm

AdaletArif Bey, çantasını açtı. İçinden üç tane dergi çıkardı. Başka bir şey de yoktu çantada:

— Biliyorsun, dedi, her ay “İlim ve Araştırma” dergisinde bir yazım yayınlanıyor. Belki lâzım olur diye bunlarda üçünü yanıma aldım. Her üçüne de ilgi duyacağını tahmin etmiştim.

Dergilerden birini seçti. İçinden bir yazı arayıp buldu. Çetine uzatarak:

— Bu yazıda eşitlik konusunu işledim. Ben çeşmeye varıp bir su içmek isterim. Bu arada sen de yazıya bir göz atsan iyi olur.

Çetin, parkın sönük lâmbalarının elverdiği ölçüde yazıyı okumaya başladı:

EŞİTLİK GÜZEL Mİ?

“Eşitlik güzel midir?” konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, “bunun da sözü mü olur?” diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında “eşit olmamak” yatar.

Şu kâinat yaratılmadan, bütün varlık âlemi yoklukta eşittiler. Cenâb-ı Hakk bu âlemi yaratmayı irade buyurunca bu eşitliğin de ömrü sona erdi.

Kâinat sarayı, bildiğimiz kadarıyla, yüz yedi elementle, yani yüz yedi tip taşla bina edildi. Böylece değişiklikler ve aykırılıklar da başlamış oldu. Zaten, “saray” dediniz mi, mutlak eşitlik kalmaz ortada. Merdivenlerle kanepeleri, panjurlarla kandilleri eşit kılabilir misiniz? Sarayı güzel yapan da bu başkalıklar, değil midir?

İşte, kâinat böylesine başkalıklarla bezendi ve sonunda bu sarayda bambaşka misafirler boy gösterdiler. Yosunundan meyve ağaçlarına kadar bütün bitkiler, karıncasından devesine kadar çeşit çeşit hayvanlar kafileler halinde dünyaya geldiler ve bu âlemi şenlendirdiler

Ve en sonunda başkaların başkası “halifeler halifesi” ufukta göründü: İnsan.

Bilindiği gibi, varlık alemi üç ana gruba ayrılıyor. Cansızlar, yarı canlılar (bitkiler) ve canlılar. Mutlak eşitliği bu sınıflandırmaya uyarak biraz tahlil edelim.

İşe cansızlardan başlayalım:

Cansızların eşit olması için ya güneş taşlaşacak, ya taş alev saçacak; ya bütün hava su olacak veya bütün denizler havaya uçacaktı. Meselâ, Güneş Sisteminde eşitlik olsaydı bu durumda herhalde Dünya Güneş’in gezegeni olmayacak, Ay da Dünya’nın eteğini bırakacaktı; her gezegen Güneş kadar büyüyecek, hepsi alev kesileceklerdi.

Kaldı ki, eşitlik için hiç olmazsa, “iki taraf” bulunması gerekmez mi? Halbuki her şey eşit olunca, her şey bir şeye iner.

Bitkilerin eşitliğine gelince, lâleden elma ağacına, ısırgan otundan çama kadar bütün bitkilerin eşit olması halinde, milyonu aşkın çeşitteki güzellikler bire inecek, ortada bir tek bitki çeşidi kalacaktı.

Cenâb-ı Hak bütün hayvanları da bir tek nev’i olarak yaratabilirdi. Ama, o zaman bülbül şakımasından serçe cıvıltısına, aslan kükreyişinden kedi miyavlamasına, öküz böğürtüsünden kuzu melemesine, kurbağa viyaklamasından sinek vızıltısına kadar bütün sesler bire iner, bu harika âhengin yerini monoton bir uğultu alırdı.

 Diğer yandan, böyle bir eşitlik için ya balığın kavağa çıkması, ya bülbülün denize girmesi lâzım.

Gelelim insan nevine:

Ruhla beden eşit olsaydı, ortada ne ruh kalırdı, ne beden. İnsan, ancak ruhunun sultan, her organının da birer nefer olmasıyla güzelleşir. Sultan neferle eşit olursa ortada devlet kalmaz.

Ruh, mahiyetini ancak Yaratan’ın bildiği harika bir âlem. Bu âlemde çok değişik ülkeler var. Ruhun güzelliği akıl, kalp, hafıza, hayal gibi ana unsurların; sevgi, korku, merak, endişe gibi değişik hislerin bütününden ortaya çıkıyor. Bunları eşitlerseniz güzellikten eser mi kalır?

Ruhta uzaktan uzağa görebildiğimiz bu gerçeği, bedende çok daha açık seyredebiliriz:

Göz kapağımızla diz kapağımız aynı özellikte mi?

Göğüs çatımızla kafatasımız, içlerinde aynı şeyleri mi saklıyorlar?

Beyin hücresiyle tırnak hücresi aynı vazifeyi mi görüyorlar?

Akciğerle karaciğeri nasıl bir tutabiliriz? O zaman, alyuvarlarla akyuvarları da eşitlememiz, gözümüzün akıyla karasını birbirlerine katmamız gerekmez mi?

Organlar arasında eşitlik sağlamaya kalkarsak, ortada hiçbir şey kalmaz. Kalsa bile dövülmüş et gibi bir şey kalır ki, ona da neyin organı diyeceğiz?!..

Eşitliğin güzel olduğu bir tek saha var: Hukuk… Kanun karşısında herkesin eşit olması.

Ama, çoğu insanımız bu mânâyı pek de hatırlamıyor. Ve eşitlik denilince dünya nimetlerinden aynı miktarda faydalanmayı anlıyor.

Herkesin bir başka türlü imtihan edildiği bu dünya meydanında, böyle bir eşitliği ancak hayal âleminde yakalayabiliriz.

Farklı imtihanların soruları da farklı olur. Çirkin sandığımız hadiselerin altında yatan derin hikmetleri ve gizli güzellikleri bu dünyada görmemiz mümkün değil. Onun için, eşitlik münakaşaları ve kader tartışmaları da kıyamete dek sürecek gibi görünüyor.

•••

Çetin, yazıya tek kelimeyle hayran kalmıştı.

Arif Bey:

— Bir noktaya da kısaca değinip bu konuyu kapamak istiyorum, dedi.

— …

— Eşitlik konusunda şöyle düşünmemiz gerekiyor:

İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı; her şeyden önce, anne, baba ve evlat mefhumları kalır mıydı ortada?.. Ve yine böyle bir eşitlikte âmiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, öğretmeni ve öğrencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatından artık söz edilebilir miydi?

Elini Çetinin omzuna hafifçe vurdu:

— Çetinciğim, dedi, biz varlık âlemindeki farklı tecellileri ibretle seyretmeli ve şu geçici dünya hayatında insanların değişik imtihana tâbi tutulmalarını da bu şuurla değerlendirmeliyiz… Hikmeti, ancak âhirette anlaşılabilecek bazı farklılıkları, hemen itirazla karşılamamalıyız!..

Ve devam etti:

— Dünya bir imtihan salonu ve imtihanlar çeşitli.. Zengin ayrı imtihan oluyor, fakir ayrı…

Zengin, kazancını meşru yolla elde edip etmemekten imtihan oluyor… Zekâttan, sadakadan imtihan oluyor… Şefkatten, merhametten imtihan oluyor…

Fakir ise sabırdan, kıskançlıktan, hasetten ve en önemlisi kadere itiraz edip etmemekten imtihan oluyor.

Biraz durakladı:

— Başkalıklar hep hikmet dolu. Ama insan aklı bunu anlamaktan âciz. Şimşek çakıyorsa; bulutların yükleri aynı olmadığındandır; biri negatiftir, diğeri pozitif.

Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını:

— İnsanlığı bir bütün olarak düşünürsek, şu dünya, her an milyonlar, belki milyarlarca çeşit imtihana sahne olmakta… Kendisine rüşvet teklif edilen bir görevli, hastalıktan inleyen bir biçare, haram bir çehreyle karşılaşan genç… Ve daha niceleri… Hep imtihan oluyorlar. Sadece sorular farklı, o kadar.

Bakışlarını, Çetine çevirdi:

— Çetinciğim, dedi, bunu böyle bilip, bu dünya imtihanında kul olduğumuzu unutmayacak ve haddimizi aşmayacağız. Ne kendi nefsimize, ne de bir başkasına Allah’tan daha merhametli olamayacağımızı hatırdan çıkarmayacağız. Fuzulî avukatlığını yaptığımız o sakat, kör yahut fakir insanlar hep Allah’ın kulları… Onları yokluk karanlıklarından kurtarıp varlıkla şereflendiren O. Annelerinin rahimlerinde her şeyden habersiz olarak geçirdikleri o dokuz aylık devreyi safha safha tanzim eden O. Şu anda hepsi Onun verdiği can ile yaşıyor, Onun taktığı organları kullanıyor, Onun dünyasında geziyor, Onun güneşiyle aydınlanıyorlar…

Ve hepsi âhiret yolcusu… Onun huzuruna çıkacak, Ona hesap verecekler. Salih kullar Onun Cennetine varacaklar. Küfür ve isyan yolcuları ise Onun azabına uğrayacaklar.

Şunu da unutmamak gerek:

Kimin hakkında neyin hayırlı olduğunu biz bilemeyiz!.. O, bir İlâhî sırdır. Biz gerek kendi nefsimize, gerekse başkalarına karşı vazifemizi elden geldiğince yapmakla mükellefiz.

Çetin:

— Çok doğru! dedi. Gerisi sadece boş boğazlık.

Arif Bey:

— O kadarla da kalmaz. En akılsız adam bile vicdanen bilir ki, kadere ve adalete itiraz onu cennete götürmez, ancak cezaya uğratır.

Arif Bey bir süre sustu. İçini çekerek:

— Bu kadar basit bir hesabı, ne yazık ki, bazı insanlar yapamıyorlar!..dedi.



Yorum Bırakın