Güzel gören güzel düşünür. | Alaaddin Başar
Nis 18, 2013 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Güzel gören güzel düşünür.

Güzel gören güzel düşünürEser Nur Külliyatından Mektûbat idi ve Arif Beyin işaret ettiği sayfada şunlar yazılıydı:

“Evet mevcudatın hiçbir cihette Vâcib-ül Vücud’a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir. Çünki verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir, hem nihayetsizdir. Ademler ise, illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz. Meselâ madenler diyemezler: “Niçin nebatî olmadık?” Şekva edemezler; belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için hakları Fâtırına şükrandır. Nebatat niçin hayvan olmadım deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrandır. Hayvan ise niçin insan olmadım diye şikayet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymetdar bir ruh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkeza kıyas et.

“Ey insan-ı müştekî! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…

Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek imkânat ve ademiyat nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun?” Mektûbat

Gençlerin bakışlarında, bir şeyler hissetmenin hazzı ile, konuyu tam kavrayamamış olmanın ezikliği âdeta iç içeydi.

Murat, nezaket dolu ifadelerle biraz açıklama rica etti.

Arif Bey:

— Hangi cümlelere takıldınız? diye sordu.

— Adem, imkânat, vücut mertebeleri, illet kelimelerini biraz açsanız iyi olur.

Arif Bey:

— Kelimeler üzerinde fazlaca durmak yerine, bu parçada verilen temel mesaj hakkında konuşmak isterim, dedi. Ama, diye ekledi: İsterseniz birkaç kelimenin lûgat mânâlarını kısaca söyleyeyim. Vücut, varlık mânâsına geliyor. Zıddı ise adem, yani yokluk. Vücut mertebeleri denilince hemen hatırımıza gelen, cansızlar, yarı canlılar, hayvanlar ve insanlar oluyor.

Şimdilik bu kadarı yeterli, dedi ve gençlere şunları anlattı:

— Varlıkla yokluk arasındaki mesafe sonsuz. Var olan büyük bir şerefe kavuşmuştur, isterse taş olsun, ateş olsun, yıldız olsun.

Cansızla yarı canlı arasındaki mesafe de sonsuz. Bitki olan, büyük bir nimete kavuşmuştur, isterse yonca olsun, geven olsun, kavak olsun.

Bitkiyle hayvan arasındaki mesafe yine sonsuz. Canlı olmak büyük şeref. İsterse böcek olsun, tavuk olsun, tavşan olsun.

İnsana gelince, onunla hayvan arasında o kadar büyük bir mesafe var ki, bir insana “hayvan” demek büyük bir hakaret  telâkki ediliyor; isterse o hayvan bülbül olsun, kanarya olsun, ceylan olsun.

Varlık nimetinden kendisine düşen büyük paya razı olmayan ve kadere âdeta küsen nefislere şu soruyu soralım:

Küçük bir bahçesi olmayan insan ve ormana hükmeden aslan. Bu iki şıktan hangisini seçersiniz.

Şıklara devam edelim:

Denize girme imkânını çoğu zaman bulamayan insan ve denizden hiç çıkmayan balık.

Uçağa senede birkaç kez binmeye güç yetiremeyen insan ve havada her gün saatlerce uçan kuş.

Yüzde yüz yünlü kumaş giymeye çoğunlukla muvaffak olamayan insan ve bir ömür boyu yün giyen koyun.

Kısacası, bütün yoksullukların kıskacında kıvranan bir insan ve hiçbir sıkıntısı, derdi, çilesi olmayan herhangi bir hayvan.

Her nefis, böyle bir tercih sorusunu saçma bulur ve “insanlık olmayınca dünyanın hiçbir zevkini, sefasını istemem,” der.

Okuduğumuz parçada çok güzel vurgulandığı gibi, hiç kimse varlık nimetinden eline geçen hisseyi az bulup şikayet etme hakkına sahip değil. Ancak nâil olduğu ihsanlara karşı şükürle mükellef.

Gerçekten de öyle değil mi? diye sordu:

— Bir hayvanın, “niçin insan olmadım,” diye şikayet edebilmesi için şöyle bir varsayımdan yola çıkması gerekiyor:

“Daha dünyaya gelmeden insanla hayvan bir imtihana tabi tutulmuş olacaklar. Hayvan o imtihandan geçer not aldığı halde insan alamayacak. Buna rağmen insanlık şerefi buna verilecek, o ise hayvanlıkta kalacak.”

Böyle bir imtihana kimse girmiş değil. Ne bitkiler böyle bir tecrübede cansızları gerilerde bırakmışlar, ne hayvanlar bitkileri, ne de insanlar hayvanları.

Her şey ve herkes, yoktan var edilmişler, yani yokluktan kurtulup varlığa kavuşmuşlar. Ve yine, herkes ve her şey kazandıkları varlık mertebeleri için şükürle mükellef bulunuyorlar.

Bu açıklamalar her ikisinin de çok hoşuna gitmişti. Murat sevincinden uçacak gibiydi:

— Tespitleriniz gerçekten çok güzel! Dedi.

Arif Bey:

— Teşekkür ederim, diyerek devam etti konuşmasına:

Bakın genç kardeşlerim! Mimar Sinan, camisini yaparken istediği taşı arzu ettiği gibi yontturmuş ve dilediği yere koymuş. Böylece harika bir sanat eseri çıkmış ortaya. Şimdi kapının girişine düşen bir taş, “ben niye kubbenin tam ortasında yer almadım,” diyebilir mi? Derse ne olur? Mimar onu o şereften de mahrum bırakır ve camisinin semtine bile uğratmaz.

Yine bu eserde olacak sanırım, harika bir tespit var:

       “İnsan sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir.”

Parmak uçlarındaki farklılıklar bunun bir göstergesi. Bu başkalık her yanımızı kaplamış. Ameliyatlarda doku uyuşmazlığı sebebiyle, bir başka bedenden değil de, aynı bedenden alınan bir parçanın kullanılması da bunun açık bir delili. Bedenlerimizdeki bu başkalıklar gösteriyor ki, asıl farklılığımız ruhlarda gizli. Çünkü, beden ruhun elbisesi hükmünde. Elbiselerin farklılığı ruhlardan ileri geliyor.

Akıl, kalp, hayâl, hafıza, gibi ruhun temel birimleri her insanda mevcut, tıpkı herkeste baş, gövde, el, ayak bulunması gibi. Ama bunlar arasında o kadar farklılık var ki! İşte bu başkalık insanların toplum hayatlarına da yansıyor.

Murat:

— Bu konuda ben de az kafa yormuş değilim, dedi. Zihnimde birtakım şeyler teşekkül etti, ama tatmin edici bir sonuca da ulaşamadığımı itiraf etmem gerekir.

Arif Bey:

— Bu başkalıkların, dedi, en önemli hikmeti, İlâhî ilmin ve kudretin sonsuzluğuna delil olmaları. İnsanların yaratılışı fabrikasyon gibi değil. Aynı kâinat fabrikasının mahsûlleri olmalarına rağmen aralarında müthiş farklılıklar var. Bir koyun da, bir kaplan da kâinatın mahsûlü, ama ne kadar başkalık arz ediyorlar. Bir çam da, bir lâle de kâinatın meyveleri, hiç birbirlerine benziyorlar mı? İşte neviler arasındaki bu farklılık insanlar arasında da geçerli. Sanki insanların her biri ayrı bir nevi gibi…

Bir koyunla diğer bir koyunun başlarından geçen olaylar büyük ölçüde yakınlık gösterirler. Bazı küçük farklar görülür. Şu çayırda otlamamış da berikinde otlamıştır. Ama her iki halde de otlama fiili vardır ve bu fiil her ikisinde de aynıdır. Ama, insanlarda işlenen aynı fiil çok başkalıklar gösterir. Meselâ, yürüme fiilini ele alalım. Bir kumarhaneye, bir kütüphaneye, bir devlet dairesine, dükkâna, hasta ziyaretine ve daha nice farklı mekânlara giren insanların her biri değişik işler görürler. Ayrı manzaralar seyreder, farklı sohbetlerde bulunurlar. Ve sonuç olarak, farkı yanlışlıklar yapar yahut değişik sevaplar işlerler.

Her insanın hayatı müstakil bir eserdir ve dünya kurulalı beri, bu eser ilk ve son olarak yazılmıştır. Hâl böyle olunca insanların her birini içinde bulunduğu bütün şartlarla birlikte düşünmek, başından geçen farklı hadiselerle ve imtihan edildiği değişik olaylarla beraber nazara almak gerek. Bir insan hakkında vereceğimiz hüküm diğerine ölçü olmuyor. Birisini yükselten aynı hadise, diğerini alçaltabiliyor. Birinin hakkında hayırlı olan, diğeri için şer olabiliyor. Birinin nefret ettiğine beriki can atabiliyor.

Arif Bey, Murat’ın omuzuna hafifçe dokunarak:

— Sen ve Çetin de iki ayrı nevi gibisiniz.

Sonra,

— Geliniz, dedi, sizinle hayalî bir beldeye gidelim. Bütün insanları takva ile, salih amellerle bezenmiş olsunlar. Orada yaşayan herkes, kul hakkına riayet ve hürmet konusunda azamî hassasiyet göstersin.

Gençler sözün nereye varacağını merakla bekliyorlardı. Devam etti Arif Bey:

— Elbette bu beldede yaşayan insanlar da zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, sıhhatli-hasta, genç-ihtiyar, sakat-sağlam gibi daha bir çok ikili özelliklere sahip olacaklar.

Zenginin zekâtını, sadakasını tam olarak verdiği, “komşusu aç iken tok olan benden değildir,” hadisindeki tehditten herkesin korktuğu, güzel ahlâkın bütün şubeleriyle hâkim olduğu bu beldede insanlar bir cennet hayatı yaşarlar.

Bir süre durakladı ve üzüntülü bir eda ile:

— Şunu söylemek istiyorum, dedi: Bu dünya hayatını zehir eden hadiseleri kendimiz ihdas ediyoruz. Birbirimize yük oluyor, zulmediyor, azap çektiriyoruz. Kalp kırmadan tutun, mal gasbetmeye kadar bizi rahatsız eden her ne varsa, hepsinin arkasında kendi nefsimiz, kendi irademiz yatıyor.

Bunlar olmasa, hepimiz Rabbimizden gelen ve ruhumuz için bir terakki vesilesi olan bütün musibetlere karşı teslim, tevekkül ve rıza ile dayanabilir, sabredebiliriz.

Hadiseleri güzel yorumlama hissini kaybetmişsek, her şeye menfi nazarla bakıyorsak, ruhumuzda kıskançlık, hırs, haset hakim olmuşsa, kanaat nedir bilmiyorsak dünya hayatımızı kendi elimizle harap ediyoruz demektir. Artık ne başkalarıyla kavga edelim, ne de kadere itirazda bulunalım. Dünyanın en ileri makamları da bize verilse, en büyük servetlerin de sahibi    olsak bu ruh ve bu ahlâk bizde oldukça saadeti yakalamamız mümkün değil…

Şu nokta da çok önemlidir:

— Çoğu insan, zengin olmayı, lüks içinde yaşamayı saadetle karıştırırlar. Nice varlıklı insanlar saadetten yoksundurlar. Saadetin servetle pek alâkası yok.

İşte size bir saadet reçetesi:

“Güzel gören güzel düşünür.”   Münazarat

“Evet”, diye bir iç çekti Arif Bey:

— Güzel gören ve güzel düşünen mesuttur.

Murat, affedersiniz diyerek söze karıştı:

— Az önce tevekkülden söz ettiniz. Bu konu da oldukça yanlış anlaşılıyor ve üzerinde ileri geri konuşuluyor.

Çetin de Murat’ı tasdik ederek:

— Ben de bu konuda oldukça sıkıntı çektim, dedi. Özellikle fakültedeki arkadaşlarımdan… Bazıları tevekkülü tembellik olarak göstermek istiyorlar ve bazı tasavvuf kitaplarındaki bir takım ifadeleri de buna delil olarak getiriyorlar.

Murat, derin bir nefes aldı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Değil tasavvufla, namazla oruçla bile alâkası olmayan bu adamların büyük evliyalardan bu konuda nakiller yapmalarına önceleri çok hayret ediyordum. Daha sonra anladım ki, onlar bu büyük zatların eserlerini hiç okumuş değiller; Bütün yaptıkları İslâm aleyhinde yazmayı meslek edinmiş bir takım odakların fikirlerini bana aktarmaları. Bütün bilgi hazineleri okudukları bir iki kitap ve takip ettikleri bir iki köşe yazarı.

Haklısın diye tasdik etti Arif Bey:

— Beni de en çok üzen, dedi, toplumumuzda okuma alışkanlığının oldukça azalmış olması. Herkes hazır lokma peşinde. Araştırmacı sayımız oldukça düşük.

Sonra yerinden kalktı:

— Bu konuya girmeden, size meyve ikram etmek isterim. Hem de biraz dinlenmişte oluruz.

Gençlerin:

— Zahmet etmeyin, teşekkür ederiz, yollu sözlerini dinlemeden mutfağa doğru yürüdü.



Yorum Bırakın