Hayır da şer de Allah’tandır | Alaaddin Başar
Nis 25, 2014 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Hayır da şer de Allah’tandır

hayır-şerArif Bey, yerinden kalktı:

— İsterseniz bu faslı kapayalım, dedi. Yeni bir konuya geçmeden, size biraz kuru yemiş ikram etmek isterim. Sanırım kahvaltı yapalı dört beş saat geçti. Yanında çay da iyi gider.

Ama diye ekledi:

— İsteyene meşrubat da getirebilirim.

Gençlerin, “zahmet olur, teşekkür ederiz” yollu itirazlarını hiç dinlemedi bile. Çünkü, artık yeterince samimi olmuşlardı. Onu kırmayacaklarından kesinlikle emindi

Arif Bey, gençlerin önüne kuru yemiş tabaklarını koydu. Ardından çayları getirdi:

— Buyurun, dedi. Noksanıyla kabûl edin.

Meyve ve çay faslında genellikle aktüel konularda konuştular. Biraz da dinlenmiş oldular.

Ve yeniden başladılar kader sohbetine…

Murat, “affedersiniz,” diyerek söze girdi :

— Konuşmalarınızdan gerçekten çok faydalandım, dedi.

Her konu diğerinden güzel, her birinden şahsen ayrı faydalar edindim.

Bu giriş faslından sonra, şöyle sürdürdü konuşmasını:

— Cüz’i irade konusunda bir şeyler söylemenizi rica edeceğim. Çünkü, görüyorum: İnsanoğlu çok şeyler yapıyor, çok eserler sergiliyor. İradesi cüz’i ise bu kadar çok sonuca nasıl ulaşabiliyor? İnsan, bazılarının sandığı gibi gerçekten büyük bir güç sahibi mi, yoksa hiç mi kuvveti yok?

Aynı soru irade için de geçerli. Her şeyi irade edebiliyor mu, yoksa hiçbir şey irade edecek güçte değil mi? Bu noktada çok çelişkili sözler söyleniyor. Hangisinin doğru olduğu konusunda insan tereddütte kalıyor.

Bilmem siz ne dersiniz?

Arif Bey, Muratın sorusuna önce tatlı bir tebessümle karşılık verdi:

— Bu konu asırlarca önce tartışılmış ve sonuca bağlanmış, dedi. Ama gel gör ki, kader konusunda ileri geri konuşanlar bunlardan çok uzakta bulunuyorlar. Cebriyecilerden söz etseniz onları tanımadıklarını söylerler. Ama konuştuklarını özetlerseniz, karşınızda “Cebriye” mezhebini bulursunuz. Bunun tam tersini savununlar da “Mutezile” nedir bilmezler, ama fikirleri onlarla tam bir uyum gösterir, paralellik arz eder.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bir hadis-i şeriflerinde ümmetinin ileride yetmişüç fırkaya ayrılacağını haber verir ve bunların sadece birisinin kurtuluşa erdiğini, diğerlerinin “nar ehli” olacaklarını bildirir. O tek zümreyi de “benim ve ashabının yolunda gidenler” şeklinde tarif eder, yani ehl-i sünnet cemaatı. İşte o yetmiş iki fırkadan birisi Cebriyeciler, bir diğeri de Muteziledir.

Cebriyeciler, cüz’i iradeyi hiçe sayarlar ve insanın, yaptığı bütün işlerde, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi iradesiz olduğuna inanırlar. İnsanda iki çeşit faaliyet olduğunu görmezlikten gelirler. Yani insanın kendi cüz’i iradesiyle işlediği ihtiyari fiillerle, ıstırarî fiileri, yani iradesi dışında meydana gelen işleri aynı kabul ederler. Kalbin çalışmasıyla elin yazı yazması arasındaki farkı göremezler. Saçların büyümesiyle, bir inşaatın yükselmesini aynı kabûl ederler. Sürüklenerek götürülmeyi yürümekle bir sayarlar. Onlara göre, uykuya geçmekle yoldan geçmek eşittir.  Her fiil bir cebir altında işlenir ve insan iradesi diye bir şey yoktur.

Mutezileye gelince onlar, birincilerin aksine, insanın kendi fiillerini kendisinin yarattığına inanacak kadar ileri giderler.

İşte İslâm’ın çizdiği istikamet çizgisi bu iki sapık görüşün aşırılıklarından uzaktır. Kul, ihtiyarî fiillerde, kendi cüz’i iradesiyle neyi arzu eder, neye meyleder ve ne yapmaya karar verirse, Allah onu yaratır. Istırarî fiilerde ise dileyen de Allah’tır, yaratan da.

Mutezile, kulu kendi fiilinin yaratıcısı kabûl ederken, şöyle yanlış bir değerlendirmeden yola çıkar:

Şerleri ve kötülükleri, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasını onun izzetiyle güya bağdaştıramaz. Ve bunları insanın bizzat kendisinin yarattığını iddia eder. Halbuki hayır olsun şer olsun ne kadar fiil varsa hepsini yaratan Allah’tır ve Nur Külliyatında güzelce izah edildiği gibi, “kesb-i şer şerdir, halk-ı şer şer değildir.” Yani şerri yaratmak şer değil, onu kazanmak, işlemek şerdir. Bu konuyu ilk görüşmemizde Çetinle de biraz konuşmuştuk.

Sadece bir misâl vereyim:

Konuşmak bir mucize. İnsanın bir fikri söylemeye karar vermesi, aklın o şey için gerekli kelimeleri dizmesi, bu noktada beyinden faydalanması, hafızadan yararlanması, zihinde kurulan cümlenin ağızdan kelimeler hâlinde dökülmesi ancak İlâhî kudretle meydana gelebilir.

Söylenen söz doğru olsun, yalan olsun konuşma her iki halde de Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkar. Söz yalan olursa şer olur, doğru olursa hayır.

Demek oluyor ki, hayır ve şer, işlenen fiilin sıfatıyla ilgili terimler.

Aynı şekilde, yürümek bir fiil. İnsanın kolunu kaldırıp indirmesi halinde yetmişten fazla kimyevî reaksiyon oluyormuş. Ayaklarının hareketi için de bunu benzer bir rakam telaffuz edilebilir. Demek ki, yürüme hadisesini yapan, yaratan insan değil. İnsan sadece yürümeye karar veriyor, yürümeyi ise Allah yaratıyor. Bir insan, hayırlı bir iş görmek üzere yola çıkmışsa, yürümesi hayırdır, zararlı bir iş görmeğe gidiyorsa yürümesi şerdir. Her iki halde de yürümeyi Allah yaratır.

Misâlleri çoğaltabiliriz.

İşte bir mümin, “hayır da şer de Allah’tandır,” derken bu mânâyı dile getirmiş oluyor.

Mutezile, bu inceliği yakalayamamış ve istikamet çizgisinden sapmış. Cebriyeciler ise, insanın iradesini yok saymakla, o sapıklığı karşı cephede sergilemişler.

Demek ki, bir müslüman, namazda Fatiha’yı okurken, “bizi sırat-ı müstakime hidayet et” diye Rabbine yalvardığında, her türlü aşırılık gibi cebriyeci ve mutezile olmaktan da Allah’a sığınmış oluyor.

Her neyse, bu konuda bu kadar yeter sanırım.

Çetin:

Henüz tamam olmadı sayın ağabeyim, diye Arif Beyi nazikâne ikaz etti. Cüz’i irade ne demek? Bu konuya biraz daha açıklık getirmek gerekiyor.

Murat:

— Evet! diyerek tasdik etti Çetini. Zaten konuya “cüz’i iradenin ne olduğu” sorusuyla başlamıştık. Siz daha can alıcı bir nokta üzerinde durdunuz. İnsan iradesini yanlış yorumlayan iki cereyan üzerinde bizleri yeterince aydınlattınız. Çok teşekkür ederiz. Ama insan iradesi niçin cüz’i oluyor, bu kadar farklı iş gören bir irade için neden bu tabir kullanılmış. İnsan arı gibi, ipek böceği gibi tek bir iş yapmıyor ki iradesi cüz’i olsun.      Ben bu konuda bir şeyler söylemenizi rica etmiştim.

Arif Bey:

— Haklısınız, dedi. Münakaşalar, daha çok, sözünü ettiğim hususlarda odaklanıyor. Cüz’i iradenin ne olduğunu sormak bir seviye meselesi, ince bir düşünce eseri. Şimdiye kadar değişik kimselerle kader konusunu defalarca konuştuğum halde, kimse bana böyle bir soru sormadı.

Kısa bir süre sustu. Derin bir nefes aldı:

— Hayret! dedi. İnsanoğlu bedenindeki her organın ne olduğunu ve neye yaradığını soruyor öğreniyor, ama ondan çok daha önemli olan ruh dünyası hakkında bu tip soruları pek sormuyor. Halbuki beden ruhun hizmetkârı, elbisesi, yuvası. Önemli olan ruh.

“Akıl nedir, kalp nedir? Sevgi, korku ve daha nice hissiyat ve latife bize niçin verilmişler? Bunları nasıl kullanmalıyız?” gibi hayatî sorular üzerinde duranlar hemen yok gibi. Sizi tebrik ederim.

Biraz durakladı ve soran gözlerle Murata baktı:

— Eğer çok yorulmadıysanız, cüz’i iradeyi anlatmadan önce cüz’i ve küllî terimleri üzerinde kısaca durmak isterim. Bu terimler cüz ve küll ile karıştırıldığından onlara da değinmeme müsaade ediniz. Gerçi bunları anlatmadan, doğrudan cüz’i iradeye de geçebilirim. Ama, madem ki bu konulara ilgi duyuyorsunuz. Okuyacağınız eserlerde bu terimler mutlaka geçecektir. Yeri gelmişken bunlardan da söz edelim.

Murat:

— Ben size zahmet vermediğimi bilsem, sabaha kadar sohbete devam etmenizi isterim, dedi.

Ve ilave etti:

— Biz misafiriz. Ev sahibine tâbiyiz.

Çetin de benzer cümlelerle Muratı destekledi.

Arif Bey, teşekkür ederim diyerek başladı konuşmasına:

— Küll için ‘bütün,’ cüz için ise ‘parça’ deniliyor. Yani bir ağaç külldür, dalı ise onun cüz’ü. Beden küll, el ise ondan bir cüz’. Aynı şekilde, kâinat küll, yer küremiz ise onun bir cüz’ü.

Bu terimler tevhit bahislerinde sıkça geçer:

Küll kimin mahlûku ise, cüz’ de onundur. Bedeni kim yarat-mışsa, el de onun mahlûkudur. Dünya kimin ise, kâinat da Onun eseridir. Ağacın mâliki kim ise, yaprağın mâliki de o olacaktır.

Bunları birbirinden ayırmak, yani ayrı yaratıcılara isnat etmek, akıl alacak şey değil.

Bu konu uzun sürer, bu kadarla yetinelim.

Küllî denilince, bir topluluğun, bir grubun ortak ismi anlaşılır. Meselâ, “insan” küllî bir mânâdır; her bir insan bu küllî mânânın cüz’i bir ferdidir. “Canlı” dediğinizde küllî bir mânâdan söz etmiş olursunuz. Bunun cüzi fertleri ise bütün insanlar, hayvanlar, cinler ve meleklerdir.

Bu terimler de yine tevhit bahsinde ayrı bir yönüyle işlenir. Bir nevin mâliki kim ise, fertlerin de mâliki ancak o olabilir. Bir balığı yaratan, bütün balıkların Halıkı, bir ağacı halk eden bütün ağaçların mâliki olacaktır.

Arif Bey:

— Bu kadar yeter sanırım. Şimdi artık “cüz’i irade”ye geçebiliriz. İşe yine tariften başlayalım.

Cüzi irade şöyle tarif ediliyor:

“Bir anda ancak bir şeye yönelebilen, çok işi birlikte dileyemeyen irade.”

Demek oluyor ki, irademizin cüz’iliği küçüklük mânâsına değil.

İnsan, iki kelimeyi birlikte söyleyemiyor. Aynı anda iki yöne bakamıyor. İki meseleyi beraberce düşünemiyor. Bu ve benzeri bütün işlerinde “teakup” denilen “sıra ile iş görme” söz konusu.

İşte, insanın görmesi, işitmesi, düşünmesi gibi iradesi de cüz’i. İki ayrı şeyi birlikte irade edemiyor. Önce birini irade edecek, onu takiben diğerini dileyecektir.

Burada önemli bir noktaya temas etmek isterim:

— İnsan bedeninde yetmiş trilyondan fazla hücre olduğu söyleniyor. Her hücrenin de nice fonksiyonları var. İnsan bir anda iki şeyi irade edemezken, bedenindeki bu sayısız faaliyetler ne ile izah edilecektir? Demek ki, insan kendine malik değil. O bir kuldur. Bedeni, onun cüz’i iradesiyle değil, küllî bir irade ile tanzim ve idare ediliyor.

Çetin:

— Gerçekten de, biz içimizdeki hiçbir olaya karışamıyoruz, ama işin tuhaf tarafı bazıları, “bu işleri kim görüyor,” diye bir kez olsun düşünme zahmetine de girmiyorlar.

Murat söze karıştı:

— Düşünseler dedi, “bunu başkaları takip edecek ve onlar hiçbir şeye aldırmaksızın gaflet içinde yaşamanın tadını çıkaramayacaklar.

Bu sözlere Arif Bey de Çetinde tebessüm ettiler.

Arif Bey:

— Güzel bir tespit, dedi. Ama korkunun da ecele faydası yok. Halbuki insan böyle yapacağına, kendisinin malik değil mülk olduğunu iyice bir düşünse şu gerçeğe ulaşır:

“Madem ki, hiçbir organım, hiçbir hücrem başıboş değil, öyle ise ben de başıboş olamam! Yine, madem ki, iç âlemimde cereyan eden bütün işler hikmetli ve faydalı, o halde ben, “ne dünyama ne de âhiretime fayda sağlamayan” boş işlerin peşini bırakmalıyım. Bedenimdeki her hücre, semadaki her yıldız ve kâinattaki her sistem İlâhî emre uygun hareket ettiklerine göre, ‘Ben başıboş olamam! Kulluk görevlerimi eksiksiz yapmalıyım!’”

Sonra, düşüncesini genelleştirir:

— Ben kendi iç âlemime karışamadığım gibi, ağacın içinde işleyen fabrika da onun kendi hüneri değil. Şu ağacı, elma, bu ağacı da armut verecek şekilde düzenleyen, programlayan bir hikmet, bir kudret, bir ilim var.

Ve yine, ben kan nehrimde akan al ve akyuvarlardan habersiz olduğum gibi, deniz de içindeki balıklardan habersiz.

Sema yıldızlarını tanımıyor.

Ben saçımı kendim yapmadığım gibi, ağaçlar da yapraklarını kendileri takmıyorlar. Ormanlar, dağın hüneri değil. Güneş de ışığına sahip olamaz.

İşte kâinatta meydana gelen bu sonsuz işler, birlikte nazara alındığında, küllî ve mutlak bir iradeyi açıkça gösterirler.

Şöyle bir düşünelim. Bu âlemde birbirinden farklı ne kadar çok fiil birlikte icra ediliyor! Her an, mikroplar âleminden, bakterilerden, al ve akyuvarlardan, böceklerden, kuşlara, insanlara varıncaya kadar nice canlılar ölümü birlikte tadıyorlar. Onların yerleri ise, boş kalmıyor. Yine o an içinde bir o kadar, hatta daha fazla varlık hayatı tadıyorlar.

Yine sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok canlı hastalanırken, aynı anda bir o kadarı da şifâ buluyorlar.

Niceleri izzete doğru tırmanırken, niceleri zillete doğru yuvarlanıyor.

Kimileri henüz yemeklerini yerken, başkaları açlığa yaklaşıyorlar.

Her biri bir İlâhî ismin tecellisini gösteren böyle sonsuz ve birbirinden farklı, hatta çoğu zaman birbirine zıt fiilleri birlikte icra etmek ancak küllî bir iradenin işidir.

İşte insan o cüz’i iradesini ölçü tutarak ve onun aczine, noksanlığına bakarak bu sonsuz tasarrufları hayret ve hayranlıkla düşünür; imanı kemâle erer.

Arif Bey derin bir nefes aldı:

— Bakın gençler, dedi, cüz’i irade bizim için ne büyük bir sermaye, ne eşsiz bir şeref! İnsandan başka ne kadar canlı varsa, hepsinin istidadı sınırlı. Bu dünyada sadece belli işler görebiliyorlar. Balık sadece yüzme biliyor, fakat havada uçamıyor. Arı da sadece bal yapıyor, ama ipek öremiyor. Elma ağacından zeytin, ceviz ağacından domates beklemiyoruz.

Cansız varlıklarda bunun bir başka şekilde sergilendiğini görüyoruz. Her element hangi özelliklere sahip kılınmışsa ondan sadece o sahada istifade edilebiliyor.

Ben sizce mâlum olan bu gerçekleri şunun için tekrarlıyorum:

Bütün bu varlıklara cüz’i irade de verilmemiş. Niçin? Çünkü Cenâb-ı Hak, Hakîmdir, her işi hikmetlidir. Hiçbir şeye ve hiç kimseye gereksiz ne bir organ takar, ne bir hissiyat yerleştirir. Şimdi, arıya cüzi irade verildiğini farz edelim. Bal yapmaktan başka bir iş göremeyen bu hayvan iradesini nasıl kullanacaktır?

Gençlerin yüzlerinde bir şeyler anlamanın parıltıları belirmişti. Ama, bakışlarında yine de soru hâkimdi. Konuşmanın varacağı noktayı daha net bilmek istiyor gibiydiler.

Arif Bey devam etti konuşmasına:

— O hayvanlar gidecekleri yere ilham ile gidiyor, rızıklarını buluyorlar ve yine ilham ile menzillerine dönüyorlar. Ama insan öyle mi? Bu âlemde onun bambaşka bir yeri var. O neyi irade ederse ilmini, kudretini ve diğer sıfatlarını o yönde kullanabiliyor.

Meslek gruplarına bakın. Doktorundan, mühendisinden, tüccarına, sanayicisine kadar bütün meslekler hep insan istidadının meyvesi. Her birinin arkasında cüz’i irade görülüyor. Yani, “şu adam cüz’i iradesini bu sahada kullanmış ve bu mesleğin sahibi olmuş,” diyoruz.

Keder ve endişe yüklü derin bir nefes alarak:

— Fakat işin bir de acı yönü var, dedi. Bu büyük sermaye yanlış kullanılınca da akla hayale gelemeyecek şerler sergileniyor. Hırsızından dolandırıcısına, katilinden soyguncusuna, sarhoşundan eroin müptelâsına kadar uzanan bir dizi haram yolcuları, batıl müptelâları….

Bilirsiniz insan az bir sermayeyi yerinde kullanırsa bir miktar kâr eder, yanlış kullandığında ise zararı yine dar bir çerçevede kalır. Ama büyük bir sermaye ile işlenen kâr da büyüyor, zarar da. Onun içindir ki Cennete de Cehenneme de, diğer canlılar değil de, insan aday kılınmış.

Ve bu iki menzilin temelinde de yine cüz’i irade yatıyor.

İradelerini, yine kendi iradeleriyle Allah’ın küllî iradesine tabi kılanlar Cennete gidiyorlar. Bu büyük sermayeyi nefisleri hesabına kullananlar ise ebedi azap menziline doğru yol alıyorlar.

Murat, bir dakika diye söze karıştı:

— Şu son iki cümlenizi biraz açmanızı isteyeceğim. İrademizi İlahi iradeye tabi kılmamızdan söz ettiniz. Bu bana çok orijinal geldi. Kalbim bir şeyler hissetti, ama biraz açıklama yapmanız gerekiyor.

Arif Bey, Muratın dikkatine ve zekâsına hayran kalmıştı. O demese de bu konuya zaten girecekti. Ama, onun bir tek cümleyi bile kaçırmadan konuyu dikkatle takip etmesi çok hoşuna gitti.

Bu takdir hislerini kendisine de ilettikten sonra:

— Bak dedi, Murat! İnsana her ne verilmişse, ister duygu olsun, ister organ olsun hepsinin ayrı vazifeleri var. Bunları yerli yerinde kullanması için de kendisine akıl verilmiş. Kişi, aklını kullanarak bir işi yapmaya karar veriyor; bunu kendi hür iradesiyle yapıyor. Daha sonra kudret, görme, işitme gibi sıfatların yardımıyla o işi tahakkuk ettiriyor.

Hayret dercesine dudak büktü:

— İnsanoğlu, dedi, harika bir yaratılışa sahip. Duyu organlarını, meselâ, görmesini kendi iradesiyle belli bir sahaya yönlendirebildiği gibi, kendi iradesini de iyiye yahut kötüye yönlendirebiliyor.

İşte bu noktada, ruhun varlığı çok net biçimde görülüyor. Görme ve işitme gibi, anlama ve irade etme de ruhun sıfatları. Bu sıfatları kullanan, belli sahalara yönlendiren ruhun bizzat kendisi.

Her ne ise, o konuya girecek değilim.

İşte aklını doğru kullanan bir insan, bu kâinatta her sistemin yerli yerine konulduğunu, en güzel ve en faydalı şekilde tanzim edildiğini, kendi bedeninde de her organın en mükemmel ve en faydalı şekilde yaratıldığını ve bedende en uygun yerini aldığını düşünmekle şu sonuca varıyor:

O halde, ben görme, işitme sıfatlarım gibi irade sıfatımı da bütün alemlerin Rabbi olan Allah’ın razı olduğu sahalarda kullansam o sıfatın hakkını vermiş ve ondan en iyi şekilde faydalanmış olurum.

Diyebilirsiniz ki:

— Biz İlâhî iradeyi nasıl bileceğiz ki, hareketlerimizi, davranışlarımızı ona uygun kılalım.

Sorusuna yine kendisi cevap verdi:

— Bunun cevabı gayet açık. İlâhî irade, yani insanın nasıl hareket etmesi, nelere uyup, nelerden sakınması gerektiği peygamberler ve kitaplarla bildirilmiş. Ama, bu hususta insanoğluna bir zorlama da getirilmemiş. Yani, insan bu dünyaya kendi iradesi dışında getirildiği halde, ebedî yolculuğunda cennet ve cehennem şıklarından dilediğini tercih etmekte serbest bırakılmış.

İşte insan, kendi iradesini yerinde kullanarak âhiret menzillerinden cenneti tercih edebiliyor. O saadet yurdunun yollarını Cenâb-ı Hak İlâhî iradesiyle çizmiş; “İman edeceksiniz,” “ibadet yapacaksınız,” “zekât vereceksiniz,” “haram yemeyeceksiniz,” “kumar oynamayacaksınız,” “istikamet çizgisinden ayrılmayacaksınız,” gibi emir ve yasaklarıyla bu iradesini ortaya koymuş.

Ama, az önce de belirttiğim gibi, insanı bu iradeye uymakta zorlamamış. Nitekim, Kuran-ı Kerimde “dinde zorlama yoktur” buyurulması İlâhî iradenin bu noktadaki en açık ve net bir ifadesidir.

O halde, insan kendi iradesini yine kendi iradesiyle istikamet yolunda ve helal dairesinde kullanırsa kazanacaktır. Aksi halde zararı çok büyük olur.

Arif Bey sözünü böylece tamamladı. Bakışlarını Murat ve Çetin üzerinde dolaştırarak,:

— Bilmem bir şeyler anlatabildim mi? diye sordu.

Her ikisi de teşekkürlerini dolu cümlelerle ilettiler Arif Beye.



Yorum Bırakın