Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır. | Alaaddin Başar
Nis 18, 2013 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır.

depremArif Bey, çenesini iki avuç arasına alarak bir süre bekledi:

— Gündüz bizzat güzeldir, gecenin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardır. Biri uyanıklığı diğeri uyumayı andırır. İkisine de ihtiyacımız olduğu açık değil mi? Öte yandan, sıhhat bizzat güzeldir, hastalık ise neticesi itibariyle güzel.

İnsanın muhatap olduğu hadiseler de ya gece gibidir, yahut gündüz gibi. Sıhhat gündüzü andırır, hastalık ise geceyi.

Hastalığın günahlara kefaret olduğu, insana âczini ders verdiği, kul olduğunu ikaz ettiği, kalbini dünyadan kesip Rabbine çevirdiği düşünülürse, onun da, en az sıhhat kadar, büyük bir nimet olduğu görülür. Sıhhat bedenin bayramıdır, hastalık ise kalbe gıdadır.

Murat, çok memnun kalmıştı:

— Gerçekten öyle! dedi.

Devam etti Arif Bey:

— Gece ve gündüz, bu kâinatta aralıksız faaliyet gösteren cemal ve celal tecellilerinin sadece bir halkası. Elektriğin eksi ve artı kutupları, güzün karası ve akı, semavat ve arz, erkek ve kadın ve daha nice çiftler bu zincirin diğer halkaları.

Kalktı:

— Size konumuzla yakından ilgili bir âyet-i kerimenin meâlini okumak isterim, dedi. Kütüphanesinden bir Kur’an Meâli getirdi. Bakara Sûresinin 216. Âyetinin meâlini okumaya başladı:

“Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız. Halbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir.”

Sonra açıklamada bulundu:

Âyet-i Kerime cihatla ilgili, ama hükmü umumî. Ve bu âyetle bir başka “ikili” nazarımıza veriliyor: Harp ve sulh.

Sulh yani barış gündüz gibidir, herkesin hoşuna gider; harp ise geceyi andırır. Ama gerektiği zaman harp etmeyenlerin istikbâlleri kararır, nesilleri daimi bir zulmet içinde kalır. Cihatta şehit olanlar ise bir anda velayet makamına çıkarlar ve dünya hayatı onların bu yeni hayatları yanında gece gibi olur.

Gençleri kısa bir süre süzdü:

— Şimdi soruyorum size, dedi: Dünyada, ölümden daha ileri bir musibet düşünebilir misiniz? Âyet, nefsin hoşlanmadığı bu olayın altında büyük hayırlar olduğunu bildirmekle, dünyanın diğer musibetleri için bizlere bir teselli vermiş olmuyor mu?

Sonra:

— Bakın, dedi, Cenâb-ı Hak, bir hadis-i kudsîde ne buyuruyor:

        “Rahmetim gazabımı geçti.”

İsmini hatırlayamadığım bir kâmil insan bu hadis-i kudsîye şu mânâyı veriyor:

“Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçmiştir.”

Ebediyet yanında ömür bir an gibi de kalmıyor. Bu kısa hayatta başımıza gelen bazı hastalıklar, belâlar, sıkıntılar ebedî hayatımız hakkında hayırlı oluyorsa, ne gam! Sonsuza göre yetmiş-seksen senenin ne hükmü var?!.. Bu dünyanın bütün fânî belâları ve sıkıntıları ebedî saadet yanında hiç hükmünde kalmazlar mı?

Arif Bey bir süre durakladı:

— Ama, dedi, insanın nefsi, peşin zevkin tâlibidir; istikbâle nazar etmez. O saha, akıl ve kalbe aittir.

Sonda, şöyle sürdürdü konuşmasını:

— Az önce ne demiştim? Her musibet mutlaka kahır değildir. Musibetler için şu şıklardan birisi veya birkaçı birden geçerli.

Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar:

— Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir.

— Veya, günahlarımıza kefarettir, acımızı bu dünyada çektirir; ebedî âleme bırakmaz.

— Yahut, insan kalbini mahlûkattan ve geçici dünya hayatından, Allah’a ve âhirete çevirmeye bir vasıtadır.

— Bir başka açıdan, musibetler insan için sabır imtihanıdır, bu imtihanı kazanmanın mükâfatı ise çok büyüktür.

— Son olarak, bunlar İlâhî bir tokat, bir kahırdır.

Umumî musibetlerde bunların hepsinin de ayrı hissesi olabilir. Bir grup için kahır, bir başkası için ikaz, bir diğeri için günahlara kefaret…

Münferit belâlarda ise, bana göre en selâmetli yol, şu olsa gerek:

Musibet kendi başımıza gelmişse, nefsimizi suçlayalım; onu tövbeye sevk edelim. Başkalarına gelen belâ ve âfetleri ise onların terakkilerine vesile bilelim.

Böylece hem nefs terbiyesinde yol kat etmiş, hem de başkaları hakkında kötü düşünmekten kurtulmuş oluruz.

Çetin:

— Bir soru da ben sorayım, diyerek konuşmaya katıldı:

İlâhî adaletle ilgili soruların çoğu, insanların sosyal hayattan aldıkları payla ilgili oluyor. Zenginlik-fakirlik meselesi sıkça gündeme geliyor. İnsanlar arasındaki geçim farklılıklarını, mevki ve makam ayrılıklarını kader yönünden nasıl açıklarsınız?

Murat, söze karıştı:

— Bir zamanlar bu sosyal problem, ideolojik mânâda ele alınır ve gençlerin sol görüşlü olması için çokça istismar edilirdi, dedi.

Sonra şöyle devam etti:

— Ama şimdi, durum çok değişti. Konu ideolojik olmaktan tamamen çıktı gibi. Herkesin menfaat kavgası verdiği bir ortamda, bu tip sorular, büyük çoğunlukla, mücadelede yenik düşen takımdan geliyor. Galip gelseler, belki böyle bir soru hayallerinden bile geçmeyecek.

Arif Bey Muratın tespitlerini çok beğenmişti. Yaşının çok üstünde bir şahsiyet sergileyen Muratın değerlendirmeleri de aynı şekilde idi. Soruları da dolu doluydu. Çok okuyan biri olduğu her hâlinden anlaşılıyordu.

Murat doğru söylüyor diye söze başladı Arif Bey:

— Ama ben işin o yanı üzerinde durmayacağım. Hangi dönemde, hatta hangi asırda sorulursa sorulsun, ‘böyle bir sorunun cevabı ne olmalı?’ noktasından hareket edeceğim.

Öncelikle bir noktayı açıklamak isterim:

Toplum hayatında, yüksek makamlara çıkmak, servet sahibi olmak çoğu insanımızın ortak arzusudur. Ama kâinattaki rahmet tecellileriyle bu arzumuz birlikte değerlendirildiğinde şöyle bir gerçekle karşılaşırız: Bu dünya bizim sandığımız gibi, bir saadet yeri değil. Eğer öyle olsaydı, dünyayı bize beşik, güneşi lamba yapan, bitkileri ve hayvanları hizmetimize veren Rabbimiz, bize de hayvanlar gibi dertsiz, tasasız bir hayat sürdürebilirdi. Bizi toplum hayatının içine atmaz; bitmek tükenmek bilmeyen problemlerle uğraştırmazdı.

Sonra:

— En şerefli mahlûk olan insan, en büyük çilelerin hedefi!. Ne kadar enteresan değil mi? Bu nokta üzerinde çok iyi düşün-mek gerek!..

Nasıl değerlendirirsiniz bilmem ama, bence bu düğüm ancak şu gerçekle çözülür:

“Bu dünya insanların imtihan meydanıdır. Gerçek saadet ve azap diyarı ölüm ötesindedir.”

Bilirsiniz bir hadis-i şerifte, “dünyada rahat yoktur,” bir başkasında ise “dünya âhiretin tarlasıdır,” buyurulur. Bu iki peygamber kelâmını birlikte düşündüğümüzde şu gerçek ortaya çıkar: Tarlada rahat yoktur.

İnsan bir ömür boyu çalışır ve günah olsun, sevap olsun bütün mahsûlünü âhirete gönderir. Demek ki, önemli olan tarlada çok kalmak, çok yiyip içmek değil bir şeyler derleyerek köye dönmektir. Günümüz insanları saadeti tarlada arıyor ve bu konuda birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar. Ve bu yarışta herkes yorulduğu için de kimse rahat yüzü görmüyor.

İlâhî ferman, insanın bu dünyada imtihan edildiğini defalarca nazara verir. Bu Rabbani ikaz çerçevesinde şu gerçeği hemen kavrarız: İmtihanda rahat yoktur.

İmtihan evrakı: Amel defterimiz. Bir ömür boyu aralıksız bir şeyler yazıyoruz, âhirette okumak üzere.

Ve bütün amellerimizi dünya tarlasına ekiyoruz; mahsûlünü âhirette derlemek üzere.

Bir hadis-i şerifte de,şöyle buyurulur: “İnsanlar uykudadırlar ölünce uyanırlar,”

Hepimiz aynı rüyanın içinde olduğumuz için kavgamız sürüp gider. Az sonra uyanacağımızı bilsek, hele rüyada yaptıklarımızdan uyandığımızda hesaba çekileceğimizi hesaba katsak haksız kazancın semtine uğramayız. Ama insanlar bunun farkında değiller. Bu da imtihan sırrının bir cilvesi…

Arif Bey, kısa bir süre sessizce durdu:

— İnsanlar sürekli imtihan olduklarını bilseler hiç böyle yaparlar mı? dedi.

Ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Olaylar da organlar kadar muntazam. Hepsinin bir vazifesi var. İnsanoğlunu ya cennete doğru götürüyorlar, yahut cehenneme.

Bu dünya imtihanında sorular çok çeşitli. Ama hepsi hikmetli, hepsi faydalı. Fakat nefsimiz bunlardan bir kısmından hoşlanıyor, bir başka çeşidinden de nefret ediyor. Halbuki, ölçü nefsimiz değil. Biz, sorulara müdahale etme gücüne de sahip değiliz. Ama, aklımızı, irademizi doğru kullanabilsek o hoşlanmadığımız sorulardan da fazlasıyla fayda görebiliriz.

Sonra:

— Ne dersiniz? diye sordu gençlere.

Çetin, bu soruya karşılık:

— Hoşlanmadığımız sorulara bir örnek verir misiniz? teklifinde bulundu.

Arif Bey:

— Hastalıklar, musibetler, ihtiyarlık ve ölüm gibi, diyerek, gençlere Abdulkadir Geylanî hazretlerinin bir sözünü aktardı:

       “Acılara sabırla karşılık verdiler, tatlı oldu”

Evet, dedi Arif Bey:

— Acılar da birer imtihan sorusu. Cevabı: Sabır. Meyvesi ise o tatlı cennet nimetleri.

Sonra, devam etti konuşmasına:

— Yine imtihanda adaylara farklı sorular da sorulabiliyor. Aday bu farklılığa itiraz etme hakkına da sahip değil. Onun vazifesi kendisine sorulan soruya doğru cevap vermek.

Gelelim asıl konumuza:

— Bazı dünya nimetlerden faydalanma noktasında insanlar arasında bir takım farklılıklar görülüyor. İnsanoğlu, böylece, kadere teslim ve kısmete rıza hususunda da ayrı bir imtihan geçiriyor.

Bu imtihanı kazanan fakirler çok olduğu gibi, kaybeden zenginler de az değil. Çünkü, kısmetine razı olmayan insan, ne kadar varlıklı olursa olsun, daha fazlasına göz dikerek kadere isyan yolunu tutabilir. Yine dünya payından az hisse alan nice fakirler de kendilerinden daha düşkün insanları düşünerek şükür yolunu tutabilirler.

İnsanoğlu çok hususta olduğu gibi, burada da bir yanılma içerisinde.

Servet imtihanı oldukça ağır… Zekâtını eksiksiz vermek, bununla da yetinmeyip fakirleri sadakayla sevindirmek, o şaşaaya rağmen tevazu içinde yaşamak, kalbini dünyaya bağlamamak ve maddî imkânlarına güvenmemek bu imtihanın en önemli soruları. Bunlar, nefsin hiç mi hiç hoşuna gitmez.

Mevki ve makam sahipleri için de benzer bir tablo çizilebilir.

Biraz durakladı:

— Düşünüyorum da, dedi, biz kendi aklımızca, servet ve makam sahibi insanların daha fazla şükür ve ibadet edeceklerini sanırız. Ama uygulamada çoğu kez bunun aksiyle karşılaşırız. İbadet ehlinin, genellikle, fakirler ve orta gelirli kişiler olduklarını görürüz.

Bu noktada bir açıklama gereği duydu:

— Yanlış anlaşılmasın, dedi. Zengin olmak ve dünyaca muteber makamlara çıkmak elbette istenmeli ve bu konuda gerekli sebeplere baş vurulmalı. Ama elde edilemeyince de üzüntüye boğulmayıp, “hakkımda hayırlısı böyle imiş,” denilmeli.

Bir gün bu imtihan meydanı kapanacak. Her şey gerilerde kalacak. Mahşer meydanına hesap vermek üzere gelen insanlar, oraya imanlarından ve salih amellerinden başka bir şey getirecek değiller. Bu nokta dikkatten kaçmamalı. Önemli olan, bu dünyada şöyle veya böyle yaşamak değil, o dehşetli meydana, dünya imtihanını kazanmış birisi olarak gelmektir. Çünkü böyle bir gelişin mükâfatı ebedî saadet.

Ve ilave etti:

— Dünya imtihanı hakkında daha çok şey söylenebilir. Fakat ben kısa keserek, sorunuzun bir başka yönü üzerinde durmak istiyorum.

Şu hususun önemle dikkate alınması gerek: İnsanlar belli hedeflere, makamlara yahut servetlere iki yolla ulaşırlar. Bunlardan birisi, meşrudur, diğeri gayr-i meşru.

Bir insan zorbalık veya sahtekârlık yaparak yahut kul hakkını daha başka bir şekilde çiğneyerek bazı menfaatler elde etmiş olabilir. Şuurlu bir müslüman, bu tip kazançlara heveslenmek şöyle dursun, onlara sahip olmaktan Allah’a sığınmak mecburiyetindedir.

“Falan hırsızlık etti de servet sahibi oldu; bana böyle bir nasip düşmedi,” diyen insanın, Allah ve âhiret inancı sarsılmış demektir. Bu adamın asıl zararı, kaybettiği o maddî servetler değil, yitirdiği insanî ve İslâmî değerlerdir. Buna ağlamalı, buna üzülmeli ve bunlara yeniden kavuşmanın yollarını aramalı.

Yerinden kalktı. Masanın öte ucunda yığılı kitaplar arasından birini seçti ve yapraklarını çevirmeye başladı:

— Müsaade ederseniz, dedi, size daha önce yayınlanmış bir yazımdan iki paragraf okumak isterim. Buldum, dedi, işte şu yazı. Ve sözünü ettiği paragrafları ayakta okumaya başladı:

“Servet ya meşrudur, alın terinin neticesi, gayretin mahsulüdür; ‘Doğru ve dürüst tacir, kıyamet gününde sıddıklar ve şehitlerle beraber haşr edilecektir,’ hadis-i şerifindeki müjdeye dahildir.

Veya, gayr-i meşrudur, haksızdır, üzerinde zulüm damgası vardır. Hz. Mevlâna’nın, “Zalimlerin malları uzaktan güzel görünür, ama hakikatte mazlum kanıdır, vebalidir,” dediği türdendir.

Kazanç meşru ise sahibine düşman olunmaz, gayr-ı meşru ise ona heveslenilmez. Her iki halde de bizim başkalarıyla fazla işimiz yok demektir.”

Kitabı yerine koyarak koltuğuna oturdu ve şöyle sürdürdü konuşmasını:

— Ben haksız kazanç üzerinde durmak istemiyorum. Sizin sorunuzu da, “meşru kazanç noktasında kullar arasında görülen farklılığın hikmeti nedir?” şeklinde kabul ediyorum.

Böyle bir kazanca talip olanlar, bu vadide gerekli her türlü gayreti gösterirler, sebeplere harfiyen uyarlar. Ama neticede, bu insanlardan bir kısmının dünyadan aldıkları pay, diğerlerinden daha fazla olabilir. İşte kader bu kısım için konuşulabilir.

Tekrar kalktı:

— Size çok hikmetli ve ibretli bir bahis okumak isterim, dedi.

Kitaplıktan bir kitap seçti:

— İsterseniz ben yerini bulayım siz bizzat okuyun, diyerek kitabı masaya koydu. Böylece beni sürekli dinlemekten de bir derece kurtulmuş olursunuz.

Sözünü ettiği bahsi arayıp buldu ve Çetine uzatarak, lütfen, dedi, şu iki paragrafı okur musunuz?



Yorum Bırakın