İbadete engel olan şeyler | Alaaddin Başar
Mar 10, 2014 - Namaza Çıkan Yollar    Yorum Yok

İbadete engel olan şeyler

namazSalim bey Öndere dönerek  “Şimdi sorularınızı alabilirim.” dedi.

“Öncelikle şu iki soruyu sorayım:

Bazı kişilerin namaza başladıktan bir müddet sonra namazı tekrar bıraktığına şahit oluyoruz. Bunlar sizin anlattığınız manada bir namaz kılıyor idiyseler sonradan niçin bıraktılar?

Bunu nasıl açıklarsınız?

İkinci sorum:

Günümüzde namaz kılmayanların bu kadar yaygınlaşmasını nasıl yorumlarsınız?”

Salim bey,

“Aslında,” dedi,  “iki sorunuz arasında ortak noktalar var. Her ikisi de bozulan manevî atmosferin doğurduğu ruhî hastalıklar. Birinde  hastalık daha hafif derecede, diğerinde daha ileri seviyede.

İnsan zayıf yaratılmış. Dış etkenlere kapılma noktasında pek güçlü değil. Hafif bir soğuktan rahatsız olduğu gibi, açlığa, susuzluğa da dayanamıyor.

İnsan bedenindeki bu zafiyet onun ruh dünyasında kendini bir başka türlü gösteriyor. Selam vermeseniz, yahut selamını almasanız günlerce rahatsız oluyor. Sert tonda konuşsanız hemen inciniyor. Küçük bir iltifatla da hemen yumuşayabiliyor.

İşte bu zayıf insanı yoldan çıkarmak için kurulmuş büyük tuzaklar car; uluslar arası oyunlar sergileniyor. Asrımızdaki iletişim kolaylığı, dünyanın öte ucundaki bir rezaleti radyo, televizyon yahut internet yoluyla anında evinize taşıyabiliyor.

Bu kadar zararlı neşriyata karşı müspetlerin etkileri sınırlı kalıyor. Bunda karşı tarafın imkân yönünden zenginliği yanında, insan nefsinin kötülüklere meyilli olmasının da büyük rolü var.

Yıkım gayet kolay, yapım ise çok zor.

İşte insan bu zor yola girme ve başkalarını da sevk etme görevini üstlenmiş. Bu konuda ağır bir imtihan geçiriyor. Bildiğiniz gibi, ağır imtihanların sonuçları da çok büyük olur.

Bu asır bir yönüyle dehşetli, nitekim bütün peygamberler, ümmetleri hakkında, ahir zaman fitnesinden Allah’a sığınmışlar. Biz bu fitnenin tam ortasındayız.

Bu şartlarda bir gencin imanını koruması, Hazret-i İbrahim’in ateş içinde yanmaması gibi bir şey.

Günlük konuşmalarımız da kişilerin yönlenmesinde etkili oluyor. Hep, çok kazananlardan, ileri makamlara gelenlerden söz ediyoruz. Bu sonuçlara hangi yoldan gelindiğini ise hiç konuşmuyoruz. Yani, kazancın meşru olup olmadığını, nelerden taviz verilerek hangi makamlara gelindiğini söylemiyoruz. Bu ortamda yetişen bir genç de, nasıl ve ne yolla olursa olsun o noktalara gelmeyi hedefliyor.

Dindar olmak, ibadetlerine dikkat etmek, dürüstlük, ahlak, adalet, kul hakkına riayet, fazilet, alçakgönüllülük ve daha nice insanî ve İslamî değerler pek konuşulmuyor.

Bu zehirli hava bütün bir toplumu, özellikle de gençlerimizi mahvediyor.

Bununla birlikte namaz kılan gençlerde her geçen gün bir artış olduğu da rahatlıkla görülüyor. Kendini bu menfi ortamdan çekebilen bazı gençler bir süre namazlarını kılıyor, içkiden kumardan uzak yaşıyorlar. Ama bozuk çevre sonunda onlara galip geliyor. Kötü arkadaşları onları yine kötü ortamlara taşıyabiliyorlar.”

Bir iç çekti,

“Kötü arkadaşlar ve zararlı ortamlar…” dedi ve bir süre sustu.

Yüzünde ıstırabın izleri net olarak ortaya çıktı. Dudağını hafifçe büktü ve sağ elini “Bilmem ne yapmalı?” anlamında  açtı ve tekrar kapadı.

“Bu iki düşmana karşı ancak iyi arkadaşlar ve faydalı ortamlar karşı koyabilirler.” diye devam etti. “Bunlarda artış olduğunda, iyiyi, doğruyu ve güzeli arayan, fakat çevrelerinin etkisinden kurtulamayan zavallı insanlar sığınaklarını, kalelerini, cephelerini bulma imkânına kavuşurlar.

Hem kendileri korunurlar, hem de başkalarını kurtarmak için çalışabilirler.”

Bir süre misafirlerini süzdü.

“Sizin elinizde büyük bir fırsat var.” dedi. “Birlikte hareket ederseniz kendinizi asrın tehlikelerinden koruyabilirsiniz. Çoklarını da kurtarabilirsiniz. Aksi halde, tek kalan kişi, bir süre dayansa da sonunda mağlup düşebilir.”

Son sözler üçünde de şaşkınlık uyandırdı, özellikle Önder’de. Namaz tartışması için gelmişlerdi, şimdi kendilerinden insanlığın manevî kurtuluşu için bir şeyler yapmaları isteniyordu.

Salim bey, onlardaki bu şaşkınlığı yüzlerinden okudu, ama hiç oralıklı olmadan devam etti konuşmasına:

“Hem, sizin kurtuluşunuz aile fertlerinizin için de bir  kurtuluş ümidi olacak. Aynı reçeteyi onlara da ulaştıracaksınız. Yani, onları da iyi arkadaş ve güzel ortamlarla buluşturmaya çalışacaksınız.

Bu gün ülkemizde bunu yapanlar küçümsenmeyecek kadar artmış ki,  bir kısım gençlerimiz bu olumsuz şartlara galip gelebiliyorlar.

Sizden Allah için talebim şu:

Dünyanın geçici ve gayr-ı meşru zevklerine kapılarak kendinizi, çocuklarınızı ve ülkemizi yakmayın. Üç kişiyle ne olacak demeyin. Bütün büyük rakamların aslı ‘bir’dir. ‘On’ dediğimiz rakam da on tane “bir”den teşekkül eder. Onun için, bir kişi çok önemlidir. Kaldı ki siz üç kişisizin.

Bakın size enteresan bir tespit aktarayım:

Üç elif itihad etmezse üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse yüz on bir kıymet alır.”

Yani, üç tane bir rakamını ayrı ayrı yazsanız toplamı üç değerindedir. Bunları yan yana yazdığınızda yüz on bir olurlar.

Siz de birlikte çalışırsanız yüzden fazla kişinin işini görebilirsiniz.”

Biraz durakları:

“Özür dilerim.” dedi “Her halde konuyu biraz dağıttım. Neylersiniz, dert adamı konuşturuyor.

Bir yangın düşününüz. Orada iki ayrı faaliyet var: Birisi yakma yahut yanma, diğeri yangını söndürme…

Gönlüm istiyor ki, siz yangın söndürenlerden olasınız.

Bu ahlâk çöküntüsü, bu sefahat ateşi nicelerini yakarken, nicelerini de dumanıyla rahatsız ediyor ve boğulma noktasına getiriyor.”

Bakışlarını Yılmaz beye çevirdi:

“İşte bu değerli arkadaşım, boğulma noktasından kesin bir dönüş yapan ve yangından kurtulmak için çabalayan birisi. Sizlerin de öyle olduğunuzu sanıyor ve ona göre konuşuyorum.

Her ne ise,  yine konumuza dönelim.”

“Bir süre namaz kılıp da sonra bırakanların bir kısmı şöyle bir yanılgıya kurban gidiyorlar:

Namaz kılarken akıllarına bir hayli gereksiz şeyler geliyor. Huzuru bir türlü yakalayamıyorlar. Namazdan kaçmak isteyen nefis ve onu durmadan tahrik eden şeytan o kişiye şöyle bir vesvese veriyor:

‘Sen bu işi başaramayacaksın. Namaz kılmak böyle mi olur? Böyle kılacağına hiç kılma!’

Aynı tehlikeli oyun size de oynanabilir.  Onun için bu konuya biraz girmek istiyorum.

Bilmem ne dersiniz? Dercesine bakışlarını misafirlerinin gözlerinde sırayla gezdirdi.

Çok iyi olur dedi Yılmaz bey. Diğerleri de sessiz kalmakla onu desteklemiş oldular.

“Ben,” dedi Salim bey,  “bu tip insanlarla çokça karşılaştığım için bu konu üzerinde hem yoğun olarak kafa yordum, hem de çok kitap karıştırdım.

Bir defasında ilmihale baktım. Namazı bozan ve bozmayan şeyleri okudum. Namazda insanın hatırına ne gelirse gelsin,  isterse namaz kılarken dükkânındaki işlerini hayâl etsin namazı bozulmuyordu. Elbetteki böyle bir namaz bir yönüyle noksanlık arz ediyordu,  ama yine de namaz tamamdı.

Mükemmel olmamakla, hiç olmamak birbirinden çok farklı. İnsan bunu unutunca böyle bir oyuna gelebiliyor.

Bu konuda benim iç alemimdeki kararsızlığı şu cümleler tam halletmişti.

Biraz durakladı. “Tamam,” dedi, hatırladım.

Yerinden kalktı. Kütüphanesinden bir kitap alıp tekrar yerine oturdu ve sözünü ettiği cümleleri okumaya başladı:

“Böyle kebair-i azime içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.”

Yani, bu kadar büyük günahların manevi havayı kirlettiği bir ortamda salih amelin -ki  bunun en birinci şubesi namazdır,- ihlasla yapılması, huzurla yerine getirilmesi çok zor.

Konunun devamında bu zamanda takvanın, yani günahlardan sakınmanın ön plana çıktığı açıklanıyor ve şu önemli tespit yapılıyor:

“Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaide yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i salih işlenmiş olur.” 

Demek oluyor ki, insan her gün yüzlerce, binlerce günaha muhatap oluyor. Bunlardan sakındığı taktirde yüzlerce salih amel işlemiş oluyor. Çünkü, günahtan sakınmak da ayrı bir ibadettir. Konunun bir yerinde bunun ‘vacip’ olduğu kaydediliyor. Buna göre, bu isyan ortamında  günahlardan sakınan bir insan, her gün yüzlerce vacip işlemiş oluyor; o kadar çok sevap kazanıyor. Namazı huzurlu kılamamaktaki kaybı bu kazançlarla, inşallah, büyük ölçüde telafi edilebiliyor.”

Üçü de, Özellikle Yılmaz be, pür dikkat Salim beyi dinliyordu.

Devam etti Salim bey,

“Bu konuya kime okudumsa büyük bir rahatlık duydu ve ümitsizlikle kararmaya başlayan ufku, yeniden aydınlandı, canlandı.”

Bir süre bakışlarını boşlukta gezdirdi.

“Ben bu cümleyi ilk okuduğumda hayalimde bir harp meydanı canlanmıştı:

Bir kişiye yüzlerce ok atılıyordu. Her yanından okların uçuşuyor, bunlardan bir kısmı da ona isabet ediyordu. Değişik yerlerinden yaralar alıyordu.

Böyle birisinin, böyle bir ortamda, huzurlu namaz kılması ne kadar zor ise, günahların ve haramların her yandan insanı sardığı günümüz şartlarında da tam ihlaslı bir namazı yakalamak  o kadar zordu.

Az önce naklettiğim cümle bana teselli verdi ve beni ümitsizlikten korudu.

“Demek ki,” dedim, “namazda istediği huzuru yakalayamayan kişi, günahlardan sakınma konusunda hassas olmakla bu kaybını büyük ölçüde kapatma şansına sahip.  Hatta bazen çok daha kârlı da çıkabiliyor.”

“Gerçekten çok enteresan,” dedi  Önder bey, “demek ki biz pis havada rahat bir solunum beklemeyeceğiz. Durumu olduğu gibi değerlendireceğiz ve hayal peşinde koşmayacağız.

O sırada kapı açıldı. Necdet bey kapıda göründü:

“Rahatsız etmeyeyim,” dedi, “ben sadece şu   kitabı bırakacaktım.”

Salim bey ayağa kalktı, kendisine yer göstererek,

“Birkaç dakikanızı bize lütfetseniz memnun kalırız.” dedi. “Arkadaşlarımız Yılmaz beyin dostları. İkisi de  dinamik ve istikbal hakkında ümit veren genç iş adamlarımızdan.

Geçen hafta sizin de katıldığınız bir sohbetimiz olmuştu. Aynı konuda bazı sorular sormak üzere dergimize teşrif etmişler. Bir süredir konuşuyoruz. Sizden de bir şeyler dinlemek isteriz.”

Necdet bey, “Çok memnun oldum.” diyerek kendisini tanıttı ve yeni misafirlerle tokalaştı. Tanışma faslından sonra boş bir koltuğa oturdu.

“Ben konunun başını -sonunu bilmediğim için bir şey söylemem doğru olmaz. Arkadaşlarımızın bir sorusu olursa elimden geldiğince faydalı olmaya çalışırım.” dedi.

O ana kadar pek konuşmayan Güngör,

“İzin verirseniz birkaç söz etmek isterim.” diye söze başladı. “Biz hepimiz imanlı kişileriz, ancak uygulamada çok eksiğimiz var. Daha doğrusu, bazen bayram namazı, bazen de Cuma kılmanın ötesinde namazla pek ilgimiz yok gibi. Alıştığımız bir hayat düzenimiz var. Buna düzensizlik de diyebilirsiniz. Yılmaz’ın namaza başlama niyetini duyunca sanki onu kaybediyoruz gibi bir hisse kapıldık. Kendisini çok seviyoruz. Üçümüz tek ruh üç ceset gibiyiz. ‘Onsuz nasıl yaparız?’ diye doğrusu çok heyecanlandık. Kendisiyle bir süre tartıştık. Sonunda  ve onun isteği ve gayretiyle buraya geldik.

Şu var ki, bu gelişte niyetlerimiz farklılık gösteriyor:

Yılmaz, bizim de namaza başlamamızı istiyor. Böylece hem bu işi, bizimle birlikte, daha iyi başaracağına inanıyor, hem de çok sevdiği bizlerden böylece ayrılmamış olacağını düşünüyor.

Biz ise, onun yine eski hayatında devam etmesi için bir şeyler yapmak istiyoruz. Ancak,  şunu itiraf edeyim ki, Salim beyle görüşmemizde çok şeyler öğrendik. En önemlisi, namaz kılmanın dünya zevklerinden tamamen çekilmeyi gerektirmediğini öğrendik. Ayrıca, namazın bir şükür olduğunu, bunun sadece cennete gitmek yahut cehennemden kurtulmak için değil, Allah’ın sonsuz nimetlerine karşı bir minnet borcu olarak kılındığını öğrendik. Böylece karşımıza nankör olmakla şükretme şıklarından birini seçme gibi bir tablo çıktı.

Doğrusunu isterseniz, ben bu halimle namaza hazır değilim. Şu andaki iç dünyamla namaz kılmak pek örtüşmüyor Ancak, kılmamın daha iyi olacağı noktasına gelmiş bulunuyorum. Fakat bunu başarabileceğimi de pek sanmıyorum.

Sağ elini kapayıp üç kez sıktıktan sonra,

“Bilmem ki nasıl ifade etsem!” dedi, “İçimde şöyle bir istek var. Beyefendi bize, namazın gereğinden çok, onu bize sevdirme konusunda bir şeyler söylese.  Namaz niyetlenmemizle birlikte içimizde kopacak büyük kavgada böyle bir desteğe üçümüzün de ihtiyacı var, özellikle de benim.”

“Özür dilerim,” diye söze başladı Necdet bey, “sizler ticaret erbabı olduğunuz için ben de namazın ticarî boyutu üzerinde kısaca durayım.”

Üçü de şaşırmışlardı. Namazla ticaretin ne ilgisi olabilirdi?

“Ticaret denilince, bunun sonucu olan kazanç hatıra gelir. Kazanç da ikiye ayrılır: Maddî ve manevî. Para kazanmak maddî bir kazançtır, gönül kazanmak ise manevî. İşyerlerini artırmak gibi bilgisini artırmak da kişi için bir kazançtır.

İnsanın ruhu bedeninden üstün olduğu için, manevî kazançlar da maddi kazançlardan daima önde gider.

Aldığımız gıdalar bedenimizde hücre olurlar, bir süre bize hizmet eder ve sonunda vücudumuzu terk eder giderler. Yerlerine yenileri gelir. Fakat öğrendiğimiz şeyler öyle değil. Onlar ruhumuza mal olurlar, hafızamıza yerleşir, kalırlar; yeni şeyler öğrendiğimizde onlar yine varlıklarını devam ettirirler.

O halde, gerçek yatırım ruha yapılan yatırımdır. Ruh baki olduğu gibi, ona mal olanlar da bakidirler. İbadet de ruhun gıdasıdır.”

Güngör araya girdi,

“Bu son cümleyi biraz açın lütfen. Bana çok önemli göründü.”

“Bilgi aklın gıdasıdır. İnsan gıda aldıkça bünyesi sağlamlaştığı, büyüyüp geliştiği gibi bilgisini artırdıkça da aklı inkişaf eder. Dün anlamadıklarını bugün anlamaya başlar. Dün, güç yetiremediği ağır konular bugün onun için kolay olur. Tıpkı bir çocuğun küçük yaşlardayken yerinden oynatamadığı bir taşı, büyüdüğünde kolaylıkla eline alıp havaya kaldırması gibi.

İnsanın manâ aleminde de gelişmeler, büyümeler, terakkiler oluyor.

Şu da var ki, beden gibi, ruh da yorulur. Onu da sıkıntıya sokan, üzen, yoran, takatten düşüren, ümitlerini alt üst eden, dünyaya bakışını karartan nice olaylar vardır. Namaz kılan kişi bütün varlık alemini Allah’ın terbiye ettiğini hatırlar, hepsini Onun sanatı, Onun mahluku, Onun mülkü bilir. Ruhunda bütün bu  mülk aleminin malikine sığınmanın, ‘ancak ona ibadet edip yalnız onan yardım dilemenin’ manevî gücü hakim olunca, dün altından kalkamadığı olayların şimdi üstesinden gelmeye başlar.

Bütün olayları dünya imtihanının birer sorusu olarak değerlendirir. Geceden de gündüzden de ayrı faydalar edinen bir çiçek gibi, dünyanın safa verici hallerinden de sıkıntılarından da farklı verimler alır.

Hoşuna giden gelişmeler ruhunu şükre sevk ederken, güç yetiremediği konular onu sığınmaya, tespihe ve tekbire götürür.

Allah’ın o sonsuz kudretiyle, bu sonsuz işleri nasıl en kolay bir şekilde icra ettiğini düşünür. Başarı için  yapması gereken ön çalışmaları gereğince yerine getirdikten sonra Allah’a tevekkül eder.

Bu hal, ruh için büyük bir rahat ve huzur kaynağıdır.

Namaz kılan kişinin yemek yemesi de bir başka olur. Aldığı gıdalar bedenine mal olurken, onları tefekkür etmesi de ruhuna gıda olurlar.

İnsan, toprak yiyemez, sadece su içmekle karnı doymaz, güneşte oturmakla da midesine bir şey girmez. Hava alması da öyle. Ama Cenab-ı Hak, suyu, toprağı, güneş ışığını ve bir kısım elementleri ağaç fabrikasına sokuyor, ondan meyveler çıkarıp bize ikram ediyor.

Bize meyvelerini uzatan o ağaç da bir süre önce yoktu. O da toprak fabrikasının bir meyvesi gibi.

Bu düşüncemizi biraz yaygınlaştırdığımızda, çevremizdeki her hayvanın, her ağacın ve nihayet her insanın bu kâinat fabrikasının birer mahsulü ve  bu kâinat ağacının birer meyvesi olduğunu görürüz. Bakın, o zaman nasıl bir manzara ile karşılaşırız:

Dünyamız, dün güneşten kopma bir ateş parçası iken bir terbiyeden geçerek toprakla, su ile doldurulmuş.Dünün toprağı, suyu bugün insan olmuş, meyve olmuş. Ve bu insan o meyveyi yiyor.

Bu düşünceyle, kâinatı bir saray, kendimizi de o sarayda Allah’ın en şerefli bir misafiri olarak görürüz. Böyle bir bakış açısı, ruh için büyük bir saadettir.

İmanın ve ibadetin meyveleri saymakla bitmez. Ben örnek olarak şu anda hatırıma gelen birkaçını arz ettim. Bunlara yenilerini ekleyebilirsiniz:

-Allah’ın kulu olmanın zevki,

-Onun en mükemmel eseri olmanın zevki,

-Dünyada diğer canlıların kendi hizmetine verilmiş olmasının zevki.

-Hastalıkların günahlara kefaret olup insanı manen terakki ettirmesini bilmeniz zevki.

-Ölümün hiçlik olmayıp bu dünyadan daha güzel bir aleme geçmek olduğunu bilmenin zevki.

-Ruhun baki olup, hayatını kabirde de, mahşerde de, ahirette de devam ettireceğini bilmenin zevki.

-Ve namaz ile günde beş kez Allah’ın huzuruna çıkıp Ona ibadet ve dua etmenin zevki….

Bütün bu manevî hazlar ve lezzetler hiçbir dünya nimetiyle kıyaslanmayacak kadar değerlidir, büyüktür.

Nefsimizin hazlarını ve bedenimizle tattığımız  zevkleri bunların önüne geçirirsek büyük bir zarara uğrarız.”

Misafirleri şefkat dolu bakışlarla süzdükten sonra,

“Geliniz, dedi, “bu ticareti en kazançlı şekilde yapalım.”

O sırada içeriye hizmetli girdi ve Necdet beyin bir misafiri olduğunu haber verdi.

Necdet bey  yerinden kalktı,

“İzninizi rica ediyorum. İnşallah çok geçmeden yine görüşürüz. Size hem dünya işlerinizde, hem de manevî ticaretinizde başarılar diliyorum. Allah yardımcınız olsun.” diyerek misafirleriyle tekrar tokalaşıp odadan ayrıldı.

“Biz de kalkalım.” dedi Güngör. “Ayrı bir iklime girince hanımları ve çocukları unuttuk. Bizi merak ederler.”

“Doğru,” dedi Önder, “kalksak iyi olur.”

Salim bey kalmaları için fazla ısrarcı olmadı. Kısa sürede çok yol almışlardı. Herkesin yüzü gülüyordu. Sohbeti tatlı yerinde kesmek iyi olacaktı.

Vedalaşma sırasında Salim bey, Yılmaz beye bir paket uzattı. “Bu kitapları vaktiniz olursa okusanız iyi olur.Çok faydalanacağınızı tahmin ediyorum.”

Yılmaz bey teşekkür ederek kitapları aldı ve arkadaşlarıyla birlikte dergiden ayrıldılar.



Yorum Bırakın