İnsan simasında, küre-i arz simasında ve kâinat simasında; niçin diğer isimler değil de hep ism-i Rahmanın tezahürü nazara veriliyor? | Alaaddin Başar
Oca 30, 2013 - Beşinci Sır    Yorum Yok

İnsan simasında, küre-i arz simasında ve kâinat simasında; niçin diğer isimler değil de hep ism-i Rahmanın tezahürü nazara veriliyor?

Rahman

İnsan simasında, küre-i arz simasında ve kâinat simasında; niçin diğer isimler değil de hep ism-i Rahmanın tezahürü nazara veriliyor.  Niçin diğer mahlukata göre insan, ism-i Rahmanı tamamıyla gösterir bir mahiyettedir? Vahdet-ül vücudun, mutedil kısmının, “la mevcude illa hu” demesiyle, insanın sima-i manevisinin münasebetini nasıl anlamalıyız?

 

Ademde, yani yoklukta kalmayıp vücuda gelmek, varlık sahasında boy göstermek bütün mahlukatta görülen bir rahmet tecellisidir. Güneşler, yıldızlar, elementler ve daha nice varlıklar bir rahmet eseri olarak yokluktan kurtulmuşlardır. Ancak varlık mertebeleri çok muhteliftir. En ileri mertebeyi Üstadımız “vücudun hadsiz mertebelerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmişir.”  şeklinde ortaya koyar. Demek ki, var olmak, canlı olmak, insan olmak ve müslüman olmak ayrı birer rahmet eseri olmakla birlikte, bunların en ileri mertebesi müslüman olan insanda kendini gösterir. İnsan, akıl nimetiyle ve hidayet güneşiyle öyle bir rahmete mazhar olur ki, o rahmet sadece bu dünyaya münhasır kalmaz, cennette ebediyen devam eder.

Rahman isminin öncelikle zirkedilmesi bu tecellinin apaçık olarak insanda kendini okutturmasındandır. İnsanın mahiyet aynasındaki, yani aklında, kalbinde, hafızasında, his dünyasında kendini gösteren rahmet tecellileri Rahim ismine bakar ve bir derece perdelidir, ancak tefekkürle hatırlanır. Rahman isminin tecellileri perdesizdir ve en ileri mertebesiyle insanda kendini gösterir. Saçımız bizim için rahmet olduğu gibi kaşımız da rahmettir. Gözümüz ve kulağımız gibi elimiz ve ayağımız da bize büyük birer İlahi lütufturlar. Solunum ve sindirim sistemimizden, sinirlerimize, damarlarımıza varıncaya kadar her şey bize rahmeti hatırlatır. İnsana bu nazarla yani rahmet nazarıyla baktığımızda onda rahmeti göstermeyen hiçbir şey göremeyiz. Üstadın “yağmur” için kullandığı ifadeyi insan için de kullanabilir ve deriz ki, “sanki rahmet tecessüm etmiş de insan olmuş.”  İşte,  insan bedeni tepeden tırnağa,  rahmaniyeti en ileri seviyede gösterdiği gibi beden hanesinde görev yapan ruhta da bu mana çok daha ileri manada hakimdir.

İnsanın maddi siması olduğu gibi ruhun da manevi bir siması vardır. İnsan siması göz, kulak, ağız burun gibi organların bir araya gelmesiyle teşekkül ettiği gibi, insan ruhu da akıl, hayal, hafıza, kudret, irade, vicdan, sevgi, korku gibi nice sıfatları ve duyguları taşıyan bir varlığa sahiptir. Ruhun, “vücud-u harici giymiş bir kanun” olduğu düşünülürse o harici vücudun bir de manevi siması, görüntüsü olacaktır. İşte o ruhun her özelliği insan için ayrı bir rahmettir. İnsanın “rahman suretinde” yaratıldığını ifade eden hadis-i şerifi müfrit olmayan bir kısım vahdetül-vücutçular, “insanda rahmetten başka bir şey görülmüyor” manasında kabul etmişlerdir.

Bu meşrebin müfrit mensupları “Hakiki hakaik-i eşya esma-i İlahiyedir.”  gerçeğini, istiğrak haliyle, yanlış uygulamışlar ve eşyayı “tecelli” olarak değil, esma ve sıfatın kendileri olarak görme hatasına düşmüşlerdir. Bu konuda şu meşhur misali verirler: Buhar, su ve buz aynı şeydir. Esas olan buhardır. Onun biraz soğuyup katılaşmasıyla su, daha da soğuması ve katılaşması sonunda buz meydana gelir. Bu anlayışla mahlukatı ilahi isim ve sıfatların başka şekillerde kendini göstermesi olarak kabul ederler. Bunun sonucu olarak da “O’ndan başka mevcut yoktur.” diyerek bütün varlık âlemini inkâr yoluna giderler.



Yorum Bırakın