Kafir, iradesini kullanarak kafir olmuştur | Alaaddin Başar
Mar 27, 2013 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Kafir, iradesini kullanarak kafir olmuştur

zorluk“Günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hasıl olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse, kalp yine parlar.”

Şirk ise en büyük günah:

“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (sair günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa Sûresi,48)

Bu hadis-i şeriften ve âyet-i kerimeden anladığımıza göre, kalbi karartan en büyük siyahlık şirk. Bir insan şirki dava eder ve bu hususta müminlerle mücadeleye girişirse, her geçen gün kalbindeki bu siyahlık daha da koyulaşır ve genişlenir. Git gide bütün kalbi kaplar. Artık o insanın iman ve tevhidi kabul etmesi imkânsız hale gelir. Nur Müellifinin ifadesiyle, “Küfür …istidad-ı însânîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabûle liyâkati kalmaz.”

İşte sözünü ettiğiniz âyet-i kerime, Allah Resülüne (a.s.m.) cephe alan, ona karşı şirk namına mücadele veren, harp eden müşrikler hakkında nâzil olmuş. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiş.

Gençlerin bakışlarında hayret ve sevinç iç içeydi.

Arif Bey sözünü şöyle noktaladı:

— Kendilerine hidayet kapısı kapananlar bu noktaya varan bedbaht guruptur. Yoksa her günah işleyen, her zulüm eden için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz.

Öyle ya, dedi Murat:

— Her şirke girenin kalbi mühürlenseydi hiçbir müşrik Müslüman olamazdı. Demek ki, kalbi mühürlenenler sizin de izah ettiğiniz gibi, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenler.

Çetin söze karıştı:

— Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşmüş oluyorlar!

Arif Bey, Murata sordu:

— Bilmem bu kadar yeterli mi?

Murat, bu açıklamalardan çok memnun kalmıştı. Hidayet konusu onun iç âleminde tam olarak yerini bulmuştu. Ruhunda sevinç ve heyecanın kaynaştığı yüzünden açıkça okunuyordu:

— Teşekkür ederim, dedi, gerçekten çok istifade ettim. Bu gün hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşadım, desem yalan olmaz. Bu güzel sohbetin saatlerce devam etmesini isterim. Fakat, sizleri daha fazla yormak da istemiyorum. Hem aklım hem kalbim fazlasıyla tatmin oldular, tekrar teşekkür ederim.

Çetin, sıkılarak:

— Bilmem ki, bir soru da ben sorsam nasıl olur?

Arif Bey:

— Buyurun, dedi ve ilave etti: Ama bilirsiniz, hürriyetler karşılıklı. Sizin soru sorma hürriyetiniz kadar, benim de cevap vermeme hürriyetim var. Tahmini konuşmak, lâf olsun diye bir şeyler söylemek istemem. Bilmemeyi utanç saymak gibi bir âdetim de yoktur.

Bu sözler Çetini ve özellikle de Muratı çok rahatlatmıştı. Konuşmalarını çok daha samimi bir hava içinde ve daha rahat yapabileceklerdi.

Çetin:

— Affedersiniz, diye söze başladı. “Benim iki sorum olacak: Birisi: Halk arasında, “kader hakkında konuşmak tehlikelidir,” şeklinde yaygın bir anlayış var. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Diğeri: Tabii âfetler kader yönünden nasıl yorumlanabilir?

Arif Bey:

— Bu iki soru ilk bakışta farklı gibi görünüyor, ama aslında aynı temele dayanıyorlar, diye söze başladı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Kaderden söz etmenin tehlikeli olduğu anlayışında, önemli bir yanlışlık söz konusu. Kader denilince, her şeyin İlâhî ilimle en güzel şekilde takdir edildiğini anlıyoruz. Etrafımızda gördüğümüz her şey bir yönüyle, yaratıcısının varlığını gösterdiği gibi, bir yönüyle de İlâhî takdirin harika cilvelerini sergilemekte.

Öte yandan, kader konusunda, cüz’i irade ve efâl-i ibad (yani kulun fiilleri) konusunda nice eserler yazılmış. Bunlardan söz etmek, en azından, bir ilim tahsilidir ve yasaklanması düşünülemez. Ama, kaderin bir yönü var ki, ondaki ince hikmetleri insan idraki kavrayamıyor. Hastalıklar, musibetler, nice masum insanın ölümüne sebep olan zelzeleler ve diğer tabii âfetler gibi… İşte bu cihet üzerinde insan ne kadar kafa yorarsa yorsun bir sonuca varamaz. Onun bu âczini şeytan en ileri seviyede istismar eder ve onu İlâhî adalet konusunda şüphelere düşürür. Resulullah Efendimiz (a.s.m.) geçmiş kavimlerin çoğunun kader noktasında sapıklığa düştüklerini ashabına hatırlatmış ve kaderin bu yönü üzerinde fazlaca durmaktan ümmetini men etmiştir.

Arif Bey, gençlere:

— Kur’an-ı Kerimde, Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır’ın seyahatlerine yer verilir. Bilmem hiç okudunuz mu? diye sordu.

Her ikisi de okumadıkları ifade ettiler.

— İşte bu kıssa, dedi, bu tip itirazlara karşı en güzel bir cevap.

Kısaca özetleyeyim:

Hz. Hızır, ilm-i ledün denilen hadiselerin hikmet yönünü bilme hususunda İlâhî lütfa mazhar olmuş bir zat; bir peygamber.

Hazret-i Musa (a.s.) bu zattan hikmet dersi almak ister. Hz. Hızır onun arkadaşlık teklifini, “sen benimle beraberliğe sabredemezsin,” şeklinde ilginç bir gerekçe ile reddetmek ister. Ve sözünü şöyle tamamlar:

“(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?”

“Hz. Musa’nın, ‘İnşallah sen beni sabreden bir kul olarak bulacaksın, senin emrine de karşı gelmem,” demesi üzerine arkadaş olurlar. Hz. Hızır bu arada bir de şart koşar: Sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

Bir gemiye binerler. Hz. Hızır gemiyi yaralamaya başlar. Hz. Musa dayanamayıp itiraz eder. Hz. Hızır’ın ikazı üzerine, ‘unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme…’ şeklinde özür beyan eder. Yolculuğa devam ederler. Hz. Hızır küçük bir çocuğu öldürür. Hz. Musa buna da itiraz eder. Hz. Hızır kendisini tekrar ikaz edince, Musa aleyhisselâm:

— Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme,… der.

“Daha sonra bir köye uğrarlar, kimse onları misafir etmez. Hz. Hızır o köyde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı doğrultur. Hz. Musa, biraz da sitem karışımı bir üslupla, böyle yapmasının hikmetini sorunca, Hz. Hızır, ‘arkadaşlığımız burada sona eriyor; şimdi sana sabredemediğin şeylerin içi yüzünü haber vereceğim,’ der.”

Gemiyi yaralamasından başlar: “Zâlim bir hükümdarın sağlam gemilere el koyduğunu, gemiyi bu yüzden ayıplı kılmak istediğini söyler. Öldürdüğü çocuğun babasının salih bir zat olduğunu, çocuğun onları azgınlığa ve nankörlüğe boğmasından koktuğunu ifade eder. Duvar tamirine gelince, o duvarın altında bir hazine bulunduğunu, evdeki iki yetim çocuğun büyümelerine kadar duvarın yıkılmaması gerektiğini, onun için tamir yoluna gittiğini anlatır.

Ve bütün bu işleri, kendi hevesiyle değil, İlâhî ilhamla yaptığını özellikle vurgular.

Murat ve Çetin kıssayı dikkatle dinlemişlerdi. Çok memnun kaldıkları her hallerinden belliydi.

Arif Bey, sordu:

— Bu kıssada dikkatinizi en fazla neler çekti?

Kısa bir sessizlik oldu.

— İsterseniz, dedi, soruyu şöyle sorayım: Sizce bu kıssadan alacağımız hisse nedir? Allah kelâmında yer almış bu kıssa ile ne gibi öğütler, dersler veriliyor?

Murat, biraz doğruldu ve bir elini masaya koydu diğerini yanağına yumruk gibi sıkarak yanağına dayadı:

— Hz. Musa kitap sahibi büyük bir peygamber… O bile İlâhî hikmeti tam olarak bilemediğine göre biz boşuna kendimizi yoruyoruz.

Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını:

— Bir de içimi şöyle bir his kapladı: Beşerin iradesi dışında cereyan eden olaylara kendilerince yorumlar getirenler, bir bakıma Hz. Hızırı taklide kalkışmış oluyorlar. Ancak o bütün bunları İlâhî ilhamla söylüyordu, bunlar ise nefislerinin sözlerini aktarıyorlar.

Kısa bir süre sessiz kaldı:

— Yahut, şeytanın telkinlerini, diye tamamladı sözünü.

Arif Bey Çetine dönerek:

— Murattan güzel şeyler dinledik. Bilmem senin de bir ilaven olacak mı?

Çetin, derin düşüncelere dalmıştı. Arif Beyin sorusuyla, istemeyerek ayrıldı o zevkli âlemden:

— Ben “İnşaallah” kelimesi üzerinde bir düşünceye dalmıştım. Hz. Musa, “eğer Allah dilerse beni sabreden bir kul olarak bulacaksın,” dediği halde, üç olaya bile tam sabredemedi ve Hızırla arkadaşlıkları son buldu.

Hafifçe dudak büktü:

— Bilmem yanlış mı düşünüyorum? Demek ki diyorum, kendi kendime, Allah, Hz. Musa’nın (a.s.) sabrına müsaade etmedi. Burada kalakalıyorum. Sonrası için sizden bir şeyler dinlemek isterim.

Arif Bey, gençlerin ikisini de tebrik etti:

— Çok ilginç noktalar yakalamışsınız. Ben de bu kıssa hakkında bazı şeyler söylemek isterim. Ama öncelikle Çetinin sorusunu cevaplandırmam gerek, dedi.

Konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Nur külliyatında, “Ehl-i hakikat gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler” buyurur. Hakikat ehli denilince en başta peygamberler hatıra gelir. Onlar bile gaybî şeylerden, yani görünmeyen, gizli olaylardan ve bilinmeyen hikmetlerden, ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bildirdiği kadarına vakıf olabilirler. Peygamberlik görevlerini yürütürken, olayların zahirine bakar, onların ilâhî emirlere uygun olup olmadığına nazar eder, ona göre hükmederler. Hadiselerin altında yatan bütün ilâhî hikmetleri bilmeleri bazen bu kutsi görevlerinde aksamaya yol açabilir. Bu hikmete binaen kendilerine bütün olayların içi yüzleri, hikmet yönleri bildirilmemiştir. İşte bu kıssa bunun en güzel bir örneğidir.

Sonra Çetine sordu:

— Bu kadarı yeterli mi?

Çetin,

— Teşekkür ederim, dedi. Siz konuşurken kalbime şöyle bir mânâ da doğdu: Bizler Allah Elçisini (a.s.m.) aynen taklit etmekle görevliyiz. Olayların içi yüzlerini bilemediğimize göre, onları olduğu gibi kabul etme ve gereğini yapma durumundayız. Peygamberler de Hz. Hızır gibi olayların hikmet yönünü bilse ve ona göre hareket etselerdi, ümmetleri onları nasıl taklit edeceklerdi?!.. Vefatlarından sonra herkes dilediği gibi hareket edecek ve kendilerine karşı çıkanlara, ‘sen bu işin hikmetini bilmezsin’ diyerek suçlarını örtbas etmeye çalışacaklardı.

Arif Bey, Çetinin dikkatine hayran olmuştu. İlk görüşmelerinden bu yana hayli yol aldığı belliydi.

Devam etti konuşmasına:

— Ben kıssanın ayrı bir yönü üzerinde duracağım, dedi. Dikkat edilirse, seçilen üç olay adeta birer sembol. Birincisi insanların mallarına gelen zararları, ikincisi canlarına, çoluk çocuklarına, yakınlarına gelen musibetleri, üçüncüsü de din düşmanlarının ve hak yoldan sapan kimselerin dünyada nâil oldukları yardımları, ihsanları temsil ediyor. Ve bize bir kul olarak kendi vazifemizi yapıp, ötesine karışmamak düşüyor.

Arif Bey, başını önüne eğerek düşünceye daldı. Bir şeyi hatırlamaya çalışıyor gibiydi:

— Yeri gelmişken, dedi, Muhyiddin Arabî’den bir nakil yapmak isterim:

Muhyiddin Arabî, kıssada geçen üç olayla Hz. Musa’nın (a.s.) başından geçen üç olay arasında ilgi kurar. Bunlardan ikisi şu an hatırlayamadım. Birisi şöyle idi: Hz. Musa’yı da annesi bir sandığa koyup Nil nehrine atmıştı. Ama bu atışın “Zahiri helâk, batını necat idi.” Yani görünüşte annesi onu boğulmaya terk ediyordu. Halbuki, o böylece ölümden kurtulmuş, bununla da kalmayıp Firavunun sarayına yerleşmişti. Hz. Hızır’ın gemiyi yaralaması da böyle idi.

Konuşmasını sürdürdü:

— Hz. Hızır, Hz. Musa’ya (a.s.) “kendisiyle arkadaşlık etmeye güç yetiremeyeceğini,” söylemekle ona ilk gaybî haberi de vermiş oluyordu. Bu haberini bir teselli cümlesiyle tamamlamıştı:

“(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?”

Değerli kardeşlerim,dedi Arif Bey:

— Ben bu teselli cümlesinde aynı zamanda büyük bir müjdeyi hisseder gibi oluyorum: İnsanoğlunun, kadere itiraz noktasına varmamak şartıyla, musibetler anında gösterdiği sabırsızlıktan dolayı ceza görmeyeceği konusunda bir teselli veriliyor bu âyetle.

Yerinden kalktı. Kütüphaneye doğru yürürken:

— Bakın, bu mânâyı ders veren bir yer okuyayım size diye söyleniyordu.

Bir kitap getirerek masanın üstüne koydu. Kısa süren bir aramayla sözünü ettiği konuyu buldu:

— Sabır hakkında güzel bir bahis, dedi. Ama ben size sadece şu kısmını okuyayım:

 

“Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikâyeti tazammun eder. Ve ef’âlini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musibetin darbesine karşı şekva sûretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva Ona olmalı, Ondan olmamalı. Hazret-i Yâkub Aleyhisselâm’ın: “İnnemâ eşkû bessî ve huznî ilâllah.” demesi gibi olmalı.Yâni: Musîbeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi, “Eyvah! Of!” deyip, “Ben ne ettim ki, bu başıma geldi” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.”                                                                                                            Mektûbat

 

Benim söyleyeceklerim bu kadar, dedi Arif Bey:

— Zaten kıssadan alınacak en büyük dersi Murat başta söylemişti:

“İnsan aklının İlâhî hikmetleri ve kaderin derin sırlarını anlamaktaki aczi, Hz Musa’nın (a.s.) şahsında bütün beşere ders veriliyor.”

Arif Bey; Murat ve Çetini kısa bir süre süzdükten sonra:

— Hayret! dedi. “Biz ne cüretle bu yola girmeye cesaret edebiliyoruz?”

Murat, Arif Beye:

— Haklısınız, diye karşılık verdi. Aklımızın âcizliği her hâlimizden belli. Öyle olmasa fakültede bütün notlarımız yüz olurdu. Bir tek bilim dalını bile hakkıyla anlamaktan âciziz. Ama, iş din sahasına dökülünce herkes bilgin kesiliyor, herkes hüküm yürütmeye kalkışıyor.

Çetin söze karıştı:

— Demek ki, insanda aklı yanlış yola sevk eden başka bir şey var. Ben şimdi, nefsin varlığını çok daha iyi anlıyorum.

Arif Bey, gerçekten güzel tespitler diye tebrik etti gençleri:

— Ben, dedi, Çetinin sözünü bir başka gerçekle tamamlamak istiyorum: “İnsan küçük âlem, âlem büyük insandır,” buyurulur. İşte küçük âlemdeki bu nefis de şeytandan haber veren bir ip ucu. Piyasada dolaşan yanlış sözlerin arkasında, eğer cehalet yatmıyorsa, mutlaka nefis ve şeytan bulunuyor demektir. Bu böyle biline!..

Çetin, sitemli ve sert bir edâ ile,

— Öyle ama bu insanlar da sanki aldanmaya can atıyorlar!. Niçin uyuyorlar şeytanın sözüne?

Murat,

— Gerçekten önemli bir nokta diyerek Çetini tasdik etti. Bu konuda insanların yanıldıkları en önemli nokta sizce nedir, diye sordu Arif Beye.

Arif Bey:

— Ben, dedi, bu konu üzerinde bir zamanlar bir hayli düşünmüştüm. Ve Nur Külliyatından bir cümle bana büyük ufuklar açmıştı. İç âlemimde önemli bir yer tutan bu cümle ezberimde. Size de okuyabilirim:

 

“Vacibul vücudûn Zat-ı akdesi başkalara hiç bir cihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir.”

 

Mümkinat, mahlûkat mânâsına geliyor. Arada bir nüans farkı var, ama şimdilik kalsın. Allah’ın Zatı gibi efali yani fiileri, işleri, icraatı da mahlûkatınkine benzemiyor. Öyle ise, bizim sınırlı ve âciz aklımızda şekillenen hikmet ve adalet anlayışıyla İlâhî hikmet ve adaletin kavranması mümkün değil. Az önce sözünü ettiğimiz kıssadan bu dersimizi almıştık. Ama ben size bir misâl vereyim. Belki konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur:

Mânâ yüklü bakışlarını gençlerin gözlerinde bir süre gezdirdikten sonra:

— Bakın değerli kardeşlerim,dedi. Siz bir insan resmini nasıl çizersiniz? Resimden pek anlamam ama, her halde önce kafasından başlayarak bütün bedenin genel bir profilini ortaya koyarsınız. Sonra kaşları gözleri, ağzı yerleştirirsiniz.

Başını “hayır, hayır!” mânâsına hafifçe salladı:

— Ama, Allah bir insanı böyle yaratmıyor, dedi. Önce insan bedeninin ince ve kaba bütün hatlarını, her türlü özelliklerini bir noktada topluyor. Sonra o noktayı açıyor. Bunu yaparken ne başından başlıyor ne ayaklarından. İçiyle ve dışıyla bütün bedeni birlikte inşa ediyor.

Arif Bey gençlerin hayret dolu bakışları altında şöyle sürdürdü konuşmasını:

— Bir örnek daha vereyim, dedi. Evimizdeki eşyadan her birini bir başka mağazadan satın almışızdır. Çünkü, bunların her biri ayrı bir sanayi dalının ürünü. Koltuk, avize, halı, bilgisayar, buzdolabı… Bunların arkalarında ayrı fabrikalar, farklı tezgâhlar var. Ama bakın, kâinattaki icraatlar hiç de öyle değil:

— Kâinat tek bir fabrika. Ama, insandan tutun, milyonlarca nevi hayvana, bitkiye kadar her varlık bu fabrikada yapılıyor, dokunuyor. Meselâ, çiçeklerin yaratılışında sebep olarak güneşin de bir payı var. Bu, neye benzer bilir misiniz? Avizenin ışığından halının desenlerinin teşekkül etmesine.



Yorum Bırakın