Kul hakkının manevi boyutu | Alaaddin Başar
Nis 12, 2014 - Makaleler    Yorum Yok

Kul hakkının manevi boyutu

kul hakkıİnsan her şeyden önce kuldur; âlemlerin Rabbinin kulu. Bedenini bütün bir kainattan ince ölçülerle süzüp yaratan, ruhunu ise doğrudan yaratıp o bedene sultan eden Allah’ın kulu. Bu kul, O’nun eseridir, O’nun mülküdür, O’nun isimlerine en güzel bir aynadır.

Ve bu kul, bu mükemmel aynayı hassasiyetle korumaya mecburdur. O aynaya kendisi de zarar veremez, başkaları da.

İşte kul hakkı, Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı bu en mükemmel aynanın hukukunu koruma mükellefiyetidir.

Bu hukuk ikiye ayrılıyor:  Maddî ve manevî hukuk-u ibad.

“Beden ruhun hanesidir” buyruluyor. Kul hakkının maddî boyutu öncelikle bu bedenin korunmasını içine alır, sonra mal ve mülkün.

Manevî boyutu ise, kalp, akıl, his dünyası gibi ruhun sahip olduğu her şeyin yerinde kullanılması, haramlara sokulmaması, zayi edilmemesi mükellefiyetini ifade eder.

Bu manevî boyut, uçsuz-bucaksız bir umman gibi… Beden ve mal konusuna kısaca değinerek, bu ummana biraz olsun açılmaya çalışalım.

Nur’larda şöyle harika bir ifade geçer:

“Sen o gemide bir dümenci neferisin.”

Beden bir gemiye, ruh dümenci nefere, ruha verilen cüzi irade ise dümenci neferin gemiyi dilediği istikamete yönlendirmesine benzetilmiştir.

Bu gemi bizim malımız değildir; onu yapan biz değiliz. Öyle ise ona zarar verme konusunda kendimizi hür kabul edemeyiz.

Ne parmağımızı koparabiliriz, ne gözümüzü çıkarabiliriz, ne de hayatımıza son verebiliriz.

Bunların hepsi Allah’ın mülkü, O’nun eseri, O’nun emanetleridir.

O halde, kul hakkı denilince, öncelikle, kulun kendi bedeninin hakkını vermesi akla gelir.

“Haftada bir kere yıkanması bedenin insan üzerinde bir hakkıdır” hadis-i şerifi kul hakkının beden boyutunu çok güzel ders verir.

Şimdi düşünelim: Kendi bedenine ve malına hakikî malik (sahip) olmayan ve onlara zarar vermekte serbest bulunmayan insan, başka kulların bedenlerine ve mallarına nasıl zarar verebilir!?..

***

Nur Külliyatından Altıncı Söz’de geniş açıklaması yapılan bir ayet-i kerimenin meali şöyledir:

“Muhakkak, Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın aldı.”

Bu Söz’de de izah edildiği gibi, ‘nefis’ kelimesi insanın hem bedenini ve organlarını, hem de ruhunu ve onda görev yapan latifelerini, duygularını birlikte ifade eder.

“Satın aldı” buyrulmakla bu mübayaanın tamamlandığı ifade edilmiş olunuyor. Yani, iman eden kimse bütün varlığını Allah’a satmıştır. Satış tamam olduğuna göre artık bunlar o kişinin şahsî malı değildir; onları mülkün hakiki Maliki olan Allah’ın rızası dışında kullanamaz. Kullanırsa, o organlara da, o duygulara da zulmetmiş, hukuklarına tecavüz etmiş olur. Nitekim, konunun devamında bu mânâ şöyle ders verilir:

“En kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.”

Kul hakkına riayet etmemenin temelinde kulluk kavramından uzak kalmak yatıyor. Kul olduğunu unutanlar, başkalarına da Allah’ın kulları olarak bakmak yerine onları “işleriyle, meslekleriyle, servetleriyle” tanımlama yoluna girerler. Bu özellikler, kişiye onların hukukuna hürmet gibi bir duygu vermez. Aksine, çoğu kez ruh dünyasında rekabet, haset, kıskançlık gibi menfi duyguları uyandırır.

Şu ayet-i kerime bu noktada çok ibret vericidir:

“Ve onlar gibi olmayın ki Allah’ı unutmuşlardır da Allah da onlara (nefislerini) kendilerini unutturmuştur.” (Haşir Sûresi, 19)

Allah’ı Hâlık (yaratıcı) olarak tanıyan kimse, kendisini de O’nun mahlûku bilir.

Allah’ı Rezzak (rızık verici) olarak tanıyan bir mümin, kendisini O’nun misafiri olarak görür.

Allah’ı Muhyi (hayat verici) olarak bilen bir insan, hayatını Rabbinin en büyük bir ihsanı olarak kabul eder.

Böylece, bin bir ismin her biriyle Allah’a ayrı bir intisapta bulunur, O’nun varlığını, birliğini, isim ve sıfatlarını bu tecellilerle tanır. Kalbi her yönden O’na teveccüh eder.

Allah’ı unutan kimse bütün bu nispetleri dikkate alamaz. Bunun cezası olarak da Allah ona kendi nefsini unutturur. Yani, kul olduğunu, misafir olduğunu, ebediyet yolcusu olduğunu, sonsuz aciz ve fakir olduğunu ona unutturur. Kendini unutan böyle bir insandan artık, başka kulları hatırlaması, onlardaki esmâ ve sıfat tecellilerini seyretmesi ve nihayet o kulların hukukuna riayet etmesi beklenemez.

Bu ayet-i kerime bir yönüyle de hak ve hakikatin nasıl tebliğ edilmesi gerektiğini ders veriyor. Buna göre, Allah’ı unutan kullara önce O’nu hatırlatmak ve kulluk görevlerini talim etmek gerekir. Aksi halde, bütün konuşmalar sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.



Yorum Bırakın