Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var? – 3. Bölüm | Alaaddin Başar
Mar 17, 2012 - Bir Kader Sohbeti    6 Yorum

Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var? – 3. Bölüm

— Nasıldı soru? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var?” Böyleydi, değil mi?

Çetin:

— Evet, diye tasdik etti.

— Önce şunu belirteyim: Bu sorunun sahibi hem samimi değil, hem de Türkçe bilmiyor… Bu iki hususu açıkladıktan sonra sorunun cevabına geçeceğim.

Bir süre sustu. Sonra:

— Soru sahibi niçin samimi değil? Önce onu açıklayayım:

Her insan vicdanen bilir ki kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyari, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ısdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor.

— Birer örnek verir misiniz?

— Hay hay, vereyim! Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden.

İşte Çetin! O birinci grup fiillerde istemek bizden, yaratmak ise Allah’tan. Yâni, biz cüz’i irademizle neyi tercih ediyorsak, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz o ikinci grup işlerden, hareketlerden sorumlu değiliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.

İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde… Ama, işin asıl önemli yanı, bu iddiasına kendisi de inanmıyor… İşlediği günahlarda kaderin onu zorladığını iddia ederken samimi değil!…

Son cümle Çetinin dikkatini çekmişti:

— Bunu nereden bileceğiz? diye sordu.

Arif Bey bu soruya tek kelime ile cevap verdi:

— Yaşayışından!

Çetini bir süre mânâlı bakışlarla süzdü:

— Bak Çetin! dedi. Sana bir misâl vereyim: Bir adam düşünelim. Kaderin kendisini zorladığına, bağladığına ve iradesini elinden aldığına gerçekten inanmış olsun. Bu adam, sabahleyin uyandığında yatağında öylece kalır. Kalkamaz. Kaderini bekler. “Bakayım,” der kendi kendine, “eğer kaderimde kalkmak varsa yataktan kalkarım. Yoksa ben buna nasıl karar verebilirim?!.. Hangi mahkûm, içerisine tıkıldığı hapishane arabasını dilediği yöne sürebiliyor?!..”

Yataktan kalktığını ve evinden ayrılmak üzere dışarı çıktığını düşünelim. Hangi yöne gideceğini bilemez. Zihninde başka şeyler kurar; düşüncelere dalar. Derken farkına varmadan bir yöne doğru yürür. Rastladığı ilk otobüse biner. Nereye gittiğini sormaz. Diyelim, İstanbul’un Fatih semtinde oturan bu adam, Sultanahmet’teki işyerine gidecekken, kendisini otobüs termina linde bulur. Henüz yola çıkmak üzere olan ilk otobüse atlayıp Bursa yolunu tutar.

Çetinin meraklı bakışları arasında sözünü şöyle noktaladı:

— İşte bu meseleyi ancak böyle bir adamla konuşabiliriz.

Ve Çetine sordu:

— Bugüne kadar böyle birisiyle karşılaştın mı?

Çetin gülümsedi:

— Mizah yönünüz de varmış.

— Hayır! dedi Arif Bey. Bu sadece iddianın gülünçlüğü… Gelelim asıl samimiyetsizlik örneğine: Buna samimiyetsizlik demek de az kalır… Bu, doğrudan doğruya, İlâhî rahmete iftira.

İçine çekti. Bir süre sustu. Sonra:

— Adam yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, “Ben yaptım, ben kazandım” diye göğsünü gere gere anlatıyor bunları… Ama, sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor: Kaderimde bu varmış, diye işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor. “Bu adam,” diyor, “benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti.” Hırsızın: Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış, şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hale geliyor!.. Ama sıra kendi işlediği günahlara gelince utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!.. Böyle birisiyle neyi tartışacaksınız?!..

Çetinin başı önündeydi. İki elini birbirine kenetlemiş, kollarını masaya yapıştırmıştı. Dalgınca seyrediyordu ellerini. Başını kaldırdı:

— Haklısınız, dedi. O arkadaşlarımın da bu konuyu enine boyuna düşündüklerini sanmıyorum. Sadece lâf olsun diye konuşuyorlar. Sizin de işaret ettiğiniz gibi kendilerini avutma çabası içindeler.

Arif Bey:

— Gerçek şu, Çetin! dedi. Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî, yani kendi irademizle yaptığımız faaliyetlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde, daha önce de belirttiğim gibi, isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak…

Bir süre sustuktan sonra:

— Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? diye sordu. İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden amirin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir… İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi halde buna imtihan denmez.

Şimdi soruyorum sana Çetin; insanlar bu dünya imtihanında diledikleri gibi hareket edemiyorlar mı?

Çetin:

— Edebiliyorlar, diye cevap verdi.

Arif Bey, acı bir gülümsüme ile:

— Öyleyse, dedi, neyin davasını güdüyor bu adamlar?!.. Bir yandan, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için iradelerini bile inkâra kalkışıyorlar; diğer yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah’ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten geri durmuyorlar. Bu sahne onları utandırmaya yetmiyor mu?

Bak sana bir olay anlatayım: Bir zamanlar, “kaderin insan iradesini hiçe indirdiğini savunan” birisi, âlim ve ârif bir zâta şöyle der:

“Benim kaderimde namaz kılmak yok, olsaydı kılardım.”

Ve o zattan şu ilginç cevabı alır:

— Ben de yıllardır seni arıyordum, tâ ki kaderimi sorayım. Yarınım hakkında bir şeyler öğreneyim. Ben yıllarca ilim tahsil ettiğim halde, kaderimin ne olduğunu bilemiyorum. Sen kaderinde namaz kılmak olmadığını nasıl bilebildin? Yoksa levh-i mahfuzu mu okudun?!..

Bu sözler karşısında adam neye uğradığını şaşırır, mahcup olur. Ve o zattan özür diler. Daha sonra kader konusunu tatlı tatlı konuşurlar.

Çetinin neşesine diyecek yoktu:

— Çok güzel! dedi. Öyle ya! Ne biliyor ki, kaderinde namaz kılmak yok?

Bir süre masada sessizlik hakim oldu.

Çetin:

— Soru sahibinin Türkçe bilmediğini söylemiştiniz. Bu nasıl oluyor? diye sordu.

Arif Bey:

— Çetinciğim, dedi, gel bu soruyu dilbilgisi yönünden birlikte inceleyelim. Soru nasıldı?

“Mâdem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?”

Böyleydi, değil mi?

— Evet.

— Bak Çetin! Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: Biri, “yapmak”, diğeri de “bilmek”.

Yapmak fiilinin öznesi: Ben.

Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak.

Yâni soru sahibi, “ben yapıyorum, Allah da biliyor,” diyor. Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne?

Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: Senin kabahatin o fiili yapmak.

Çetin kendi kendine hayıflandı. Bu kadar açık bir hatayı bugüne dek nasıl olmuştu da fark edememişti?!..

Gelelim sorunun cevabına, dedi Arif Bey:

— Bu soru, “ilim malûma tâbidir, malûm ilme tâbi değil,” hükmüyle hâlledilmiş. Âlim; bilen yahut bilgin; ilim ise; bilmek ya da bilgi mânâsına geliyor. Malûma gelince; ona ‘bilinen’ demek en iyisi.

Şimdi bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışayım. Bak Çetin, ben senin Fen Fakültesi’nde okuduğunu biliyorum. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, senin o fakültede öğrenci olduğun. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani sen Fen Fakültesinde okuduğun için ben de seni öylece bilirim. Malûm ilme tâbi olsaydı, ben seni tıpta okuyor bilirdim, sen de tıp öğrencisi olurdun… Bunun misâllerini sen kendi zihninde ve hayalinde çoğaltabilirsin.

Sorunun ilk kısmı nasıldı? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor.” İşte bu ifade ile Allah’ın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allah’ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir. Eğer malûm ilme tâbi olsaydı, sorunun şöyle sorulması gerekirdi:

“Madem ben Cenâb-ı Hakk’ın bildiğini yapıyorum, öyleyse ne kabahatim var?!”

Çetin, alt dudağını hafifçe dişleyerek:

— Doğru, dedi. Öyle söylenmiyor. Söylenemez de. Allah’ın ilmi hakkında kim ne konuşabilir?!.

Geriye yaslandı. Esefle başını salladı:

— Yazıklar olsun bize, dedi. Fikrimiz öyle donuklaşmış ki!… Bunda çevremizin tesiri kadar, ailemizin suçu da var. Fakat kabahatin büyüğü bizde; tembelliğimizde…

Arif Bey, şefkat dolu bir sesle:

— Şimdi suçlu aramayı bırakalım, dedi. Hem bundan birşey kazanamayız. Elimizden geldiğince öğrenelim ve öğrendiklerimizi bilmeyenlere ulaştıralım.

Eliyle kaşlarını ovmaya başladı. Bir şey hatırlamağa çalışıyor gibiydi:

— Ne diyecektim?.. Tamam, hatırladım: Bu tip soruları soranların aldandıkları en önemli nokta nedir, biliyor musun?

Sorusuna yine kendisi cevap verdi:

— Zaman mefhumunu yanlış yorumlamak!.. Olay gelecek zamanda ortaya çıkacaktır, ama Allah onu ezelî ilmiyle bilmektedir… İşte bu ilim, insanı zorlayıcı bir unsur olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Şimdi soruyorum sana:

— Cenâb-ı Hak bizim şu anda neler konuştuğumuzu biliyor mu?

Çetin:

— Elbette! diye cevap verdi.

— Peki, Onun bu ilmi bizi şöyle veya böyle konuşmaya zorluyor mu?

— Hayır.

— Biz bu sohbeti on gün sonra yapsak durum değişir mi?

— Değişmez.

Arif Bey:

— O halde, dedi, bu noktada, bugün ile on gün sonrasının farkı yok…

Şimdi aynı soruyu, geçmiş zaman için sorayım:

— Biz bu sohbeti on gün önce yapsaydık, Allah’ın bunu bilmesi irademizi hükümsüz kılacak mıydı? Yâni, biz kendi irademizle konuşamayacak mıydık?

— Elbette diye karşılık verdi Çetin.

— Demek ki mâzi, hâl ve istikbâl, yâni, geçmiş zaman, şu an ve gelecek zaman Allah’ın ezelî ilmi için fark etmiyor. Ve her üç halde de ilim malûma tâbi… Biz ne konuştuysak, ne konuşuyorsak yahut ne konuşacaksak Allah, ezeli ilmiyle onu biliyor. Malûm ilme tâbi olmadığı içindir ki, Allah’ın bilmesi bizi zorlamıyor, irademizi bağlamıyor…

Bunu vicdanen bildiğimiz halde aksini nasıl iddia edebiliriz? Nasıl olur da on gün sonra işleyeceğimiz günahlar için böyle bir özre yapışabiliriz?!..

Az önce belirttiğim gibi, bu adamlar Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu unutuyorlar. Bu hakikatten gaflet ediyorlar.

Allah’ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları… Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış… Elbette biz Onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz… Ezeliyetini, zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız… Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!..

Çetine soran gözlerle baktı:

— Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine ayrı tesirleri oluyor?.. Çocukları gençliğe tırmandırırken, olgunları ihtiyarlığa doğru götürüyor… İhtiyarları ölüme sürüklüyor. Bu nehir aşağı doğru mu akıyor, yukarı doğru mu?

Şair, haklı olarak soruyor:

 

Nedir zaman nedir?

Bir su mu, bir kuş mu?

Nedir zaman, nedir?

İniş mi yokuş mu?

 

Arif Bey bu mısraları ağır ağır okuduktan sonra sağ elini şakağına dayadı:

— Biz zamanla kayıtlıyız, dedi. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları… Lâkin, bu safhalar hep nisbî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar… Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil.

Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem… Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre ayrı ayrı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor…

Çetin, başını “hayret” mânâsına sallayarak:

— Enteresan!.. dedi.

Devam etti Arif Bey:

— İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor… Yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor…

Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir mefhum olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz… Yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir. Bu ilim Onun kemâlindedir…

Âyet-i Kerime’de ne güzel buyurulur:

“Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif ve Habir’dir.”

Kısa bir sessizlik oldu. Arif Bey, birisini arar gibi, etrafı şöyle bir süzdü ve Çetine:

— Ben bir çay içeceğim. Sana da söyleyeyim mi? diye sordu.

— Olur, ben de içerim… İzin verirseniz çaylar gelinceye kadar lavaboda yüzüme bir su serpeyim. Hava biraz ağırlaştı galiba?..

Arif Bey, bir hayli insanın tıka basa oturduğu “küçük mekânda bayağı sıkılmıştı. Ama Çetinin hatırı için ve ona faydalı olma ümidiyle sabrediyordu. Ömründe ciğerlerine hiç bu kadar sigara dumanı girmiş değildi.

— Evet, dedi. Hava gerçekten ağır. Buna bir de konunun ağırlığını ekleyebilirsin.

Biraz durakladı:

— Dilersen çaylarımızı içip caddeye çıkalım, dedi. Parka doğru yürüyelim. İkinci meseleyi orada da konuşabiliriz.

Çetin:

— Çok iyi olur, deyip kalktı.

Arif Bey de çayları söyledi.

Çetin döndüğünde Arif Bey:

— Geçenlerde harika bir yazı okumuştum, dedi. Sen yüzünü yıkarken hatırıma geldi. Özet olarak şöyle: Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..

— Gerçekten harika!..

— Şimdi bu ifadeleri konumuza tatbik edelim. Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar… Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar… Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir… Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez.

Çetin, “doğru” mânâsına başını salladı:

— Konuşmalarınız benim için gerçekten faydalı oldu.

Sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi:

— Ancak, bir noktayı belirtmek isterim. Bu soruyu soranların, zamanı yanlış yorumladıklarını söylemiştiniz. Ben ise şöyle diyorum: Bu soruyu soranlar, zamanı hiç düşünmüyorlar…

Arif Bey, gülümseyerek:

— Senin de mizah yönün varmış, dedi.

— Biraz, diye karşılık verdi Çetin.

Çaylar gelmişti. Arif Bey çayından iki yudum aldı:

— Son olarak, sana bir kaideden kısaca söz etmek isterim, diye söze başladı:

“Bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir.”

Çetin, soran gözlerle baktı.

Arif Bey:

— Bildiğin gibi fiil, iş mânâsına geliyor. Fâil ise, fiili yapan, icra eden… Bir misâl vereyim:

Konuşmayı herkes bilir, değil mi?..Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edilebilir mi?

— Elbette edilemez, dedi Çetin.

Arif Bey:

— Bir misâl daha vereyim, dedi. Emniyet görevlileri, filan adamın falan mağazayı soyduğunu bilirler. Bu bilgileri için onlara hırsız damgası vurulabilir mi? Yahut, bir insan İstanbul’un falan tarihte fethedildiğini bilir. Bu bilgisi için ona fatih diyebilir misiniz?

Çetin, cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Devam etti Arif Bey:

— Demek ki fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor… Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor… İşte Allah insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Lâkin, o fiilleri işleyen insandır ve sorumluluk ona aittir.

Daha önce de belirttiğim gibi; kul, kendi cüz’i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah’tandır. Ama bütün fiilleri Allah’ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz… İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah’tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti Onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur, mesul olur.

Bir süre Çetini süzdü:

— Bir düşünelim, dedi. Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa görevliye mi?

— Katil elbette o görevlidir, dedi Çetin.

— Evet, katil o görevlidir!.. Şimdi böyle bir görevli, “Ben bu suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi,” diye özür beyan edebilir mi?.. Eğer etse, ayrıca devlete hakaret ve iftiradan dolayı cezalandırılması gerekmez mi?..

Derince bir nefes aldı:

— Ne demek istediğimi anladığını sanıyorum!

— Çok iyi anlıyorum, diye karşılık verdi Çetin.

Arif Bey, üzüntülü biraz da öfkeli bir edâ ile:

— Maalesef, dedi, Allah’ın mutlak saltanatına, sonsuz kudretine ve sınırsız merhametine karşı bu küstahça ve nankörce iftirayı yapanlar çıkabiliyor!..

Bir süre sustu. Başını “hayret!” der gibi hafifçe salladı:

— Anlamıyorum, dedi, bu adamlar neye güveniyorlar?!..



6 Yorum

  • Bu yazılanları okudum da kafamda hala bir soru var: Mesela diyelim ki Allah benim bu gün 12.30 da günah işleyeceğimi biliyor.. Ve o zaman geldiğinde ben günah işleyeceğim bu kaçınılmaz. Çünkü Allah’ın işleyeceğimi bildiği günahı yapacağım her halükarda.. Peki böyle durumlar her insan için geçerli değil midir ? Tamam o günahı işlemek benden yaratmak ise Allah’tan lakin Allah levhi mahfuzda benim 12.30 da günah işleyeceğimi yazmamış olsa idi o saat geldiğinde ben de günah işlemiş olmayacaktım.. Bu makaleden bu sonucu çıkarıyorum..

    • Aziz kardeşim, sorunuzun cevabı bu kategori altında yayınlanacak olan diğer makalelerde olacaktır. Ancak yine de arzu ederseniz http://www.kadereiman.com/ sitemizdeki videoları sırasıyla izlerseniz sorunuzun cevabını bulacaksınız.

  • Verdiğiniz linkteki yazılara biraz göz gezdirdim. sorumun cevabı tek bir cümle: Evet, Allah 12.30 da günah işleyeceğini yazmışsa işleyeceksin. Veya Hayır, Allah 12.30 da günah işleyeceğini yazmasına rağmen sen işleyip işlememekte özgürsün. Bunu özgür iradenle tercih edeceksin. Bunun dışında bir cevap göremiyorum. Özür dilerim..

    • Cevabınız tashih edilmesi gerekiyor; “Siz 12:30 da günah işleyeceğiniz için Allah yazmıştır. Yoksa Allah yazdığı için siz işlemediniz.” verdigim linkte yazıdan ziyade videolar vardı, ilim maluma tabidir isimli videoda sorunuzun cevabı var.
      http://www.kadereiman.com/ilim-maluma-tabidir

  • Tesekkurler kardesim okudum bir cok yaziyi anladim sorumun cevabini

  • Günah işleyeceğimizi Allah biliyor fakat biz bilmediğimizden mes ulüz. Bir de şunu da söylemek gerekir; Allahın ilmi ezelidir. Ezel ise mazi silsilesinin bir ucu değildir. Hadisin tabiriyle manzarı aladan bakar. Yani mazi,hal ve müstakbel beraber tutuyor. Allah için gelmiş, geçmiş hal hepsi aynı. Zaman bizim için yaratılmış bir mahluk. Hem Allah bildiği için günah işlemiyoruz. Nasıl yapacaksak Allah öyle biliyor. yani üsteki cevapta da geçtiği gibi ilim maluma tabi, malum ilme tabi değil. Buna bir örnek verelim: mesela güneş tutulmasını bilim adamları 2012 nin haziran ayının 10. günü saat 12.30 olrak belirledi. Ve Güneş zamanı gelince o gün o saatte tutuldu. Diyebilir miyiz ki eğer 13.30 deselerdi 13.30 da tutulacaktı. Yani nasıl olacak ona göre biliniyor. Biz de irademizle neyi tercih edeceksek Allah onu öylece biliyor. Yoksa Allah biliyor diye biz onu yapmıyoruz. tabi verilen örnekte önceden bilme hususu var fakat Allahın ilmi ezelidir. Gçmiş ve gelecek söz konusu değildir. Sonuçta misalin naksı hakikakatin eksikliğinden kaynaklanmaz.

Yorum Bırakın