Namaza Dair Sorular – 2, Namaz kılan kişi dünya zevklerini bir tarafa mı bırakacak? Sadece ahiret için mi çalışacak? | Alaaddin Başar
Eki 29, 2012 - Namaza Çıkan Yollar    1 Yorum

Namaza Dair Sorular – 2, Namaz kılan kişi dünya zevklerini bir tarafa mı bırakacak? Sadece ahiret için mi çalışacak?

Masada kısa süre bir sessizlik hakim oldu.

Her ne ise,” dedi Salim bey, “konuyu burada noktalayalım. Bir diyeceğiniz yoksa ikinci sorunuza geçelim.”

Teşekkür ederim,” dedi Yılmaz bey. “buyurun. Sizi dinliyorum.”.

Sorunuz şöyleydi:

Namaz kılan kişi dünya zevklerini bir tarafa mı bırakacak? Sadece ahiret için mi çalışacak?’

Bu sorunuz bazılarının hac için yaptıkları itirazları hatırıma getirdi. Bizim çevremizde genç yaşta hacca gitmek isteyenlere karşı çıkılır; biraz yaşlanması gerektiği, genç yaşta hac ibadetini taşıyamayacağı telkin edilir. “Taşımak” denilince bir hacıya yakışır davranışlar sergilemesi, her haliyle olgun ve hürmete layık bir kişilikle topluma görünmesi kastedilir. Genç biri için bunun zor olduğu sanılır.

Ben bu sözü ilk duyduğumda sözün sahibine şu nükteli soruyu sordum:

Hac oruçtan çok mu ağır? Bir insan çocukluğundan beri oruç tutuyor, onu taşıyabiliyor da gençliğinde hac ibadetini niçin taşıyamasın?”

Hacı denilince mutlaka dünya işlerinden çekilmiş bir tip takdim ediliyor. Tabii şu anda böyle bir telkin söz konusu değil. Çünkü genç yaşta hacca gidip, döndükten sonra da dünya işlerinde başarılı bir şekilde çalışan iş adamlarımız, bürokratlarımız, bilim adamlarımız çoğalınca bu gibi itirazlar da artık duyulmaz oldu. Halbuki İslam’da böyle bir anlayışa yer yok. Bir kişi haccın farzlarını yerine getirdi mi hacı olur; isterse yol boyunca ticaret yapsın ve dönüşünde de yine ticaret yapa yapa evine dönsün.

Namazda da benzer bir durum söz konusu. Cuma namazı için nida edildiği, yani ezan okunduğu zaman alışverişi bırakmak gerektiği ayetle sabittir. Tefsir alimleri bu ezanın, ilk ezan değil, imam hutbeye çıkarken içeride okunan ezan olduğunu ifade ederler. Cumada hutbe okunması farzdır ve bu farzın başlamasıyla birlikte dünya işleri de bırakılır; tıpkı namaza durduğumuzda yeme ve içmeyi terk etmemiz gibi. Bu ikinci ezana kadar insan alışverişini yapabilir. Zaten ayetin devamında, namazdan sonra yeryüzüne dağılmamız ve Allah’ın lütfundan istememiz beyan edilmektedir.

İslam’da yasaklanan zevkler gayr-i meşru olanlardır. Bunlar namaz kılsın veya kılmasın her müslümana haramdır. Şu vecize bu tip sorular için güzel bir cevap oluyor:

Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye hiç lüzum yoktur.’

Yeme, içme, evlenme, para kazanma, makam sahibi olma, müzik dinleme, seyahat etme gibi insana zevk ve neşe veren ne kadar şey varsa, bunların hepsinin mutlaka meşru şekli de vardır. Ve bunlar, insanın nefsine zevk verdikleri gibi ruhunu da yaralamaz, incitmezler. Meşru olmayan zevkler ise nefsin hoşuna gitse bile, kalbi yaralarlar, ruha zarar verirler, vicdanı rencide ederler. Halbuki gerçek zevk, ruh ve kalbin aldıkları manevi lezzetlerdedir.

Gençliğimize bu nokta hiç telkin edilmez. Sadece şehvet ve eğlencelerle nefislerine hitap edilir ve bunun ötesinde bir zevk ve saadet olabilecleği hiç hatırlarına getirilmez. Halbuki, beden ruhun hanesidir. Gerçek lezzetler, ulvî hazlar, ruh ile ve kalp ile tadılırlar. Yemenin, içmenin bir zevki olduğu gibi, anlamanın, ilim tahsil etmenin, kul olduğunu bilmenin, yaratanının rızası için çalışmanın, insanlara merhamet etmenin, alçak gönüllü olmanın, başkalarına yardımda bulunmanın da kendilerine has lezzetleri vardır.

Bunlar bedenin organlarıyla değil, ruhun latifeleriyle tadılırlar. Gerçek zevk ve lezzet de bunlardadır.”

Doğru söylüyorsun,” dedi Yılmaz bey, “bunlar hiç dikkate alınmıyor. Doğrusu ben de zevk ve lezzet denilince öncelikle nefsimin hoşuna giden şeyleri anlıyorum.”

Bu genel bir hastalık,” dedi Salim bey, hepimiz az çok bundan hissemizi alıyoruz.

Şimdi istersen konumuz olan namaza dönelim ve namazda tadılan manevî lezzetlere kısaca değinelim.”

Yılmaz bey meraka kapılmıştı. Namaz kılmak denilince hep külfet ve zahmet hatırına gelmişti. Salim bey ise ondaki zevk ve lezzetten söz edecekti. Arkadaşını merakla dinlemeye başladı.

Halk arasında ilginç konuşmalar geçer:

Birisi, ‘Benim dedem,’ der, ‘Sultan Aziz’in sarayında üç gün misafir kalmış.’

Bir başkası, ‘Benim dedem Hamidiye alaylarında görev yapmış.’ diye övünür.

Sultan Aziz’e misafir olmak, yahut Sultan Hamid’in askeri olmak bir kişinin torununa bile şeref kazandırabiliyor. Halbuki, insan bu muhteşem kâinatın sahibinin misafiri ve yer yüzünün halifesidir.

Ve şereflerin en yücesine sahiptir: Allah’ın en üstün mahluku olmak, Onun eseri olmak, Onun kulu olmak.

Namaz kılmayan kişi kul olduğunu, ahiret yolcusu olduğunu ve bu dünyada misafir olarak bulunduğunu adeta unutur; günlük meşgalelerin, problemlerin, kavgaların içinde kendinden habersiz bir hayat yaşar. Bir başarı gösterdi mi büyüklenmeye başlar, herkesin kendinden söz etmesini ister, onu övmelerini, ona hürmet etmelerini bekler. Kendinin mükemmelliğine inanır, noksanlıkları yanına yaklaştırmak istemez.

Namaz kılan kişiye gelince, o namazına niyet ederken ‘Allah rızası’ için diye başlar. Böylece gerçek şerefin insanların beğenmesi, övmesi değil Allah’ın rızası olduğunu hatırlamış olur.

Namaza tekbirle başlar. ‘En büyük, mutlak büyük, gerçek manasıyla tek büyük ancak Allah’tır.’ der. İnsanlar arasında büyüklenme davasından vazgeçer.

Sonra Fatiha suresini okur. Bu sure, bütün hamdin, yani bütün medih ve senaların ancak Allah’a mahsus olduğunu beyan ile başlar. Alimlerimiz bunu açıklarken ne kadar hamd varsa, kimden gelse kime karşı da olsa hepsi Allah’a mahsustur derler. Bu, ‘elhamdülillah’ın en kısa manasıdır. Baharın güzelliğini, denizin haşmetini, semanın berraklığını, bülbülün sesini, arının balını övdüğünüzde bütün bu medih ve senalar, günümüz tabiriyle övgüler ve beğenmeler hep Allah’a gider. Yani, siz bunları överken Allah’ın bir eserini övmüş olursunuz.

Süleymaniye’nin kubbesini de övseniz, mihrabını, minberini, kapısını, minarelerini de methetseniz bunların tamamı Sinan’a aittir.

Gel gör ki, kâinat sarayı ve içindekiler övülürken bu ince mana çoğu zaman unutulur. Doğrudan doğruya, o eşya methedilir.

Bu hatayı düzeltmek üzere hemen ‘Rabbü’l-alemîn’ ismi zikredilir. Bütün eşyayı terbiye eden, onları ilk önce bir nokta, bir çekirdek, bir yumurta, bir gen şifresi olarak yaratıp sonra terbiye ederek kemale erdiren, insan, ağaç, hayvan haline getiren Allah’tır.

İnsanın akıllı bir mahluk olarak yaratılması da bu terbiyeye dahildir. Yani, arı bal yapacak şekilde terbiye edildiği gibi, insan da bu sayısız sanatları icra edecek şekilde yaratılmıştır. Şu farkla ki, insanoğlu bu mükemmel yaratılışının gereğini yerine getirip getirmemekte serbest bırakılmıştır. Kabiliyetini yerinde kullanmasını bilenler bir çok hayırlı işler, güzel eserler ortaya koyarlar.

İnsanoğlu bu doğru tercihini bazen çok pahalı satmaya kalkar, herkesin onu övmesini, ondan söz etmesini ister.

Fatihanın başında insana bu İlahi nimet hatırlatılır ve başkalarından övgü beklemek yerine Rabbine şükretmesi, ona ibadet etmesi ve ondan yardım dilemesi telkin edilir.”

Yılmaz beyin gözlerine bir süre baktı:

Ne dersin değerli kardeşim,” dedi,” bu anlayış başlı başına bir saadet, bir zevk, bir erdem, bir şeref değil midir?”

Yılmaz bey, ne diyeceğini şaşırmış gibiydi. Bu güne dek hiç duymadığı şeyleri işitiyordu. Bir şey söylemedi. Arkadaşının sorusuna cevap olarak başını ‘evet’ manasına hareket ettirmekle yetindi.

Sonra, sadece kendisi işitecek şekilde, “Ruhun zevkleri…. Kalbin zevkleri….” diye söylenmeye başladı.

Salim bey, “Sadece Fatiha suresinin bile insana neler kazandırdığını biraz olsun anlatmaya çalıştım. Aslında söylenecek daha çok şeyler var.” dedi.

Bakışlarını denizin enginliklerine gönderdi ve ondaki manalara dalmışçasına konuşmaya başladı:

Şu deniz ne kadar güzel! Onu seyreden gözlerimiz ne kadar mükemmel! Bu güzellikleri ve mükemmelliği taktir eden aklımız ne büyük nimet! Az önce yediğimiz şeylerin tamamı ayrı birer terbiyeden geçerek önümüze konulmuşlar.

Koyun ayrı bir fabrika, otu süte ve ete çeviriyor. Daha doğrusu, otlar o fabrikada terbiye görerek et ve süt haline geliyor.

Bütün gıdalar da öyle.

Şu denizin dolu olduğu balıkları bir düşün! Hepsi sudan yaratılıyorlar. Ortada ne bir fabrika var, ne bir tarla, ne de bir bostan.

İnsan, Rahmân ve Rahîm isimlerini okurken bütün bu rahmet tecellilerini hatırladığında kalbi sürurla doluyor.

Bunun hemen peşinden sure, ‘Malikiyevmiddin’, yani ‘ahiretin sahibi, hesap gününün maliki’ ismiyle devam ediyor. Böylece, bütün bu güzellikleri bir gün kaybedeceği, bu dünyadan göçüp gideceği hatırına geldiğinde, aldığı lezzetler adeta boğazında düğümlenir gibi oluyor. Bu isim insana, bir taraftan ölümün hiçlik olmadığını, insanın öldükten sonra ahiret alemi için yaratılacağını müjde verirken, diğer taraftan da bu dünya hayatını o hesap gününe göre tanzim etmesini ihtar ediyor.

İnsan hesap gününü düşündüğünde, ölümle terk edip gideceği bütün insanların beğenilerinin ve alkışlarının gerçekte ne kadar değersiz olduğunu anlamaya başlıyor. ‘Ben ancak bütün hamd ve sena ancak kendine mahsus olan, Rahman ve Rahim olan, beni ölümden sonra tekrar diriltip huzurunda hesaba çekecek olan Allah’a ibadet etmeli ve her türlü ihtiyacım ve sıkıntılarım için de yine ancak ondan yardım dilemeliyim,’ şuuruna eriyor ve doğrudan Rabbine hitap ederek, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” diyor.

Böyle bir kul artık istikamet yoluna girmiştir. Ama bu yol çok uzundur. Engelleri çoktur.

İnancı da istikamet üzere devam etmelidir, konuşması, bakması, dinlemesi, ticareti, sanatı, sevgisi, korkusu da. Bütün bunları başarması ancak Allah’ın hidayetiyle, onun yardımıyla olabilecektir. Bu şuurla Rabbine dua eder; ‘Bizi sırat-ı müstakim hidayet et.” der.

Bu yoldan ayrılmanın tehlikesi büyüktür. Ya Allah’ın gazabına uğrayanlardan veya Onun çizdiği doğru yoldan sapanlardan olma tehlikesi söz konusudur. Bu tehlikelerden korunması için yine Rabbine sığınıp dua ederek sureyi tamamlar. Ve bu duaya “âmin” der ”

İşte aziz kardeşim! Bütün bunlar kalbin, ruhun, vicdanın zevkleridir ve bunlar bedenle alınan lezzetlerden çok ileridir.”

Doğrulur gibi oldu,

Dilersen kalkalım.” dedi, “Bu konu derya gibi uçsuz bucaksız. Senin de yorulmuş olacağını düşünüyorum.”

Hayır,” dedi, Yılmaz bey. “Yorulmadım, ancak iç alemimdeki çalkantının şekli değişti. Sıkıntıdan gelen huzursuzluğum, şimdi “sözünü ettiğin zevkleri yakalayabilecek miyim?” endişesine dönüştü.

Derince bir iç çekti:

Bu söylenenleri acaba nefsime de kabul ettirebilecek miyim?” dedi. Hazmı oldukça zor gibi görünüyor. Ama buna çalışacağım. Çok teşekkür ediyorum. Sıkıntılarımı en azından meraka çevirmiş oldunuz.”

Garsonu çağırdı. Hesap istedi.

Taksiye bindiklerinde Yılmaz beyin içi içine sığmıyordu. Henüz namaz kılmaya karar vermiş değildi, ama içinde bir umut ışığı doğmuş gibiydi. Sıkıntılarının sonu geleceğe benziyordu.”

Salim beyin sözleri kadar hali de onu etkilemişti.

Olaylara ve eşyaya bambaşka bir gözle bakıyordu. Bu bakış açısını tam olarak kavrayabilse bütün problemlerini çözmüş olacaktı.

Bunun gerçekleşmemesi için bir sebep yoktu.

İradesi zayıf bir kişi değildi. Ticarî hayatında nice zorlukları güçlü iradesiyle aşmayı başarmıştı.

Bu engeli de aşabilirdi.”

Bir süre sessizlik içinde yol aldılar. Salim bey arkadaşının bir şeyler düşündüğünü hissetmişti. Onu bir süre kendi haline bırakmayı tercih etti. Mağazaya yaklaşmışlardı.

Salim bey,

Ben uygun bir yerde ineyim. Burada tanıdık arkadaşlarım yeni bir dergi çıkarmışlar. Onlara bir hayırlı olsun diyeceğim.”

Olur,” dedi Yılmaz bey. Otamobilini yolun sağına par ederek aşağı indi. Arkadaşını uğurlarken, “Tekrar nasıl görüşeceğiz?” diye sordu.

Salim bey,

İstanbul büyük bir şehir. Nüfusu bazı devletlerden daha fazla. Trafiği de oldukça yoğun. Bizim iş yoğunluğumuz da trafikten geri kalmıyor. Buralara yakın zamanda tekrar gelebileceğimi sanmıyorum.” dedi.

Arkadaşını sevgi dolu bakışlarla bir süre süzdü.

Artık sıra sizde.” dedi. “Ben sizi bekleyeceğim. Sizin için en uygun zaman Pazar günü olsa gerek. Biz tatil günleri de mesai yapıyoruz.”

Cebinden bir kart çıkardı.

Dilediğin bir Pazar günü gelebilirsin. Yine de önceden haberleşelim. Telefonum kartta yazılı. Mutlaka bekleyeceğim.”

Yılların hasretini az da olsa gidermenin sevinci her ikisinin de yüzlerinden okunuyordu. Bir süre bakıştılar, tekrar sarıldılar ve ayrıldılar. 



1 Yorum

  • harika

Yorum Bırakın