Alaaddin Başar | Yazar, Akademisyen (Prof.Dr), Mütefekkir

Bu asırda İslamî eserler içerisinde Risale-i Nurların en fazla okunan kitaplar olduğu bilinmektedir. Bu hususta kanaatlerinizi alabilir miyiz?

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur Külliyatı

Bu bir arz-talep meselesidir. İnsanların büyük çoğunluğunun imana susadığı, inanç konusunda problemlerinin olduğu, şüphe ve tereddütler içinde bocaladığı bir asırda, bütün bu yaraları en güzel şekilde tedavi eden ve bütün bu ihtiyaçlara kemaliyle cevap veren bir eserin fazlaca okunması çok normaldir.

Öte yandan, dinsizliğin, ahlâksızlığın ve her türlü menfi cereyanın birer şahs-ı manevî halinde örgütlenerek bütün insanlık âlemine hücum ettiği bu ahirzaman fitnesinde, insanların bu tehlikelere karşı korunmaları iki şarta bağlıdır: Devamını Oku »

Oca 10, 2012 - Esma-ül Hüsna    Yorum Yok

Er-Rahmân / Er-Rahîm

Er-Rahman

Er-Rahman

Rahmân: “Dünya hayatında, mü’min-kâfir gözetmeksizin, mahlukatın hepsine merhametle muamele eden.”, “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran.”, “Rızıkları ve her türlü iyilikleri ihsan eden.”Rahîm: “Verdiği nimetleri iyi kullananlara daha büyük ve ebedî nimetler veren.”, “Ahiret hayatında sadece mü’minlere ihsan ve ikram eden.”

“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Gaybı da, müşahede edileni de bilendir. Rahmân, Rahîm olan O’dur.” (Haşr sûresi, 59/22)

Her iki mübarek isim de Allah’ın sonsuz bir merhamet sahibi olduğunu ifade ederler. Devamını Oku »

Oca 10, 2012 - Makaleler    Yorum Yok

Ölçü Biz Değiliz

Ölçü

“Vacibü'l-Vücud, zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef'alinde de benzemiyor”. Mesnevî-i Nuriye, Zerre

Rahatla anlaşılabilecek nice gerçeklerin büyük engeli:

“İnsanın İlâhi hakikatleri değerlendirirken kendini ölçü alması.”

Bu büyük hastalık, şu gerçeği unutmaktan kaynaklanıyor:

“Vâcib-ül Vücud zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’alinde de benzemiyor.” 

Allah’ın zatını ancak kendisi bilir. Ama, o mukaddes zatının mahlukata benzemediğini, Kur’an haber verdiği gibi her akl-ı selim de tasdik ediyor. Devamını Oku »

Said Nursi’nin kendi telif ettiği eserlerini müteaddit defa okuduğunu söylemesini nasıl anlayacağız?

Bediüzzaman Said Nursi

Bediüzzaman Said Nursi

Bu eserler iman hakikatlerinin izahı ve delillerle ispatı mahiyetindedir. İmanda terakkinin, tefekkürde derinleşmenin ise sonu yoktur. Bu eserleri kendi müellifi de her okuyuşunda kalbine ve ruhuna yeni ufukların açılması, ayrı doğması mümkündür. Sadece akla hitap eden eserlerin bir kere okunası kâfi gelebilir. Unutulduklarında onlara yine müracaat edilir. İmanî, tefekkürî ve kalbî eserler böyle değildir.

Öte yandan, Üstadın kendi ifadesiyle bu eserlerin büyük çoğunluğu “sünuhat” kabilindedir; yani bir ilahi ilham ile kalbe doğmuşlardır.  İlham edilen bir manayı o ilhama mazhar olan zatın da defalarca okuması garip karşılanmamalıdır.

Nur Külliyatı Kur’anın manevi bir tefsiridir. Kuran ayetlerinin tekrarla okunmasındaki hikmet, onun bir tefsiri olan Nur Risalelerinde de kendini göstermiştir.

Ayrıca, Nurlar hem büyük bir tefekkür hazinesi hem de onun okunması, Üstadın kendi ifadesiyle, bir sadaka hükmündedir. Üstadın kendi eserlerini okuması ve ondaki hakikatleri tefekkür etmesi bu manada da değerlendirilebilir.

Risale-i Nur, bizim bildiğimiz normal tefsirlere benzemiyor. Nasıl bir tefsir olduğunu açıklar mısınız?

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur,  Kur’anın manevî bir tefsiridir. Üstadımız bu asın dertlerine deva olacak, şüphe ve tereddütlerini giderecek, bu fitne asrının zavallı insanlarının imanlarını tahkiki yapıp onları sefahatten ibadete yönlendirecek bir eser telif etme ihtiyacını ruhunun derinliklerinde hissetmiş ve Hizb’ül Kur’anda cem ettiği imana dair ayetlerin manalarını asrın idrakine uygun olarak, delillerle, misallerle, temsilî hikayelerle izah etmiş, o ayetlerin mana ve maksadını ruhlara hakim kılacak böyle bir külliyatın  telifine, ihsan-ı İlahi olarak, muvaffak olmuştur.

Bildiğiniz gibi, Üstadımız İşatü’l-İ’caz tefsirini cihan harbinde, harp esnasında yazmaya başlamıştı. Bu tefsir bildiğimiz tefsirler kabilinden olmakla birlikte Üstadın özlediği bir tefsire kaynaklık yapmak üzere kâleme alınmıştı. Üstad bu özlemini şöyle dile getirir:

Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin. (İşarât’ül İ’caz) Devamını Oku »

Oca 10, 2012 - Zerre    Yorum Yok

Zerre, Birinci İ’lem: “Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar…”

Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri

Bu yazı Zafer Yayınlarından çıkan, Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri isimli kitaptan alınmıştır.

İ’lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.

Açıklama:

Cenab-ı Hakk mekândan münezzeh olduğundan Ona vasıl olmayı “rızasına erme” ve “kalbin kâmil imanla Onu tanıması” şeklinde anlamamız gerekir.

Bir menzile vasıl olmanın ilk şartı, oraya doğru yola çıkmaktır. Allah’a vasıl olmak da imanla başlar.

İman bir intisaptır.  Padişaha vasıl olmanın ilk şartı ona intisap etmektir. Yani, onu sultan olarak tanımak ve onun riayeti olmak. Devamını Oku »

Oca 8, 2012 - Esma-ül Hüsna    Yorum Yok

Allah (cc)

Allah

Allah (c.c.)

Allah ismi, bütün ilâhî isimleri câmidir, yani hepsini içine alır. “Bütün isimler Allah’ın isimleridir.” denilir, ama ‘Allah, Rahmân’ın ismidir, Rahîm’in ismidir…’ denilmez.

Bütün isimleri içine alan ism-i âzamın hangi isim olduğu hakkında kesin bilgi bulunmamakla birlikte, İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bu mübarek ismin, ism-i âzam olabileceğini söylemişlerdir.

Bunun için, bir kul ‘Allah’ dediği zaman, bütün ilâhî isimleri ve sıfatların hepsini birden yâd etmiş olur.
“Lâ ilâhe illâllah” kelamı, esmâ-i hüsnanın adedince kelamları tazammun ediyor… “Lâ Hâlıka illâllah,” “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyûme illâllah” gibi… ( Mesnevî-i Nuriye ) Devamını Oku »

Oca 8, 2012 - Şemme    Yorum Yok

Şemme, Birinci İ’lem: “Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor…”

Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri

Bu yazı Zafer Yayınlarından çıkan, Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri isimli kitaptan alınmıştır.

İ’lem Eyyühel-Aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor. Çünki aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor. Ve o tabakatla enva’, bütün erkânıyla “Lâ Rabbe İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünki aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân bütün a’zasıyla “Lâ Mâlike İllâ Hu” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünki aralarındaki temasül böyle iktiza eder. Ve o a’za bütün eczasıyla “Lâ Müdebbire İllâ Hu” diye şehadet eder. Çünki aralarında teavün ve tedahül vardır. Ve o ecza bütün cüz’iyatıyla “Lâ Mürebbiye İllâ Hu” diye olan şehadetini ilân eder. Çünki aralarındaki tevafuk, kalemin bir olduğuna delalet ediyor. O cüz’iyat bütün hüceyratıyla “Lâ Mutasarrıfe Fil-Hakikati İllâ Hu” diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla “Lâ Nâzıme İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet eder. Çünki cevahir-i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünki esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali, böyle iktiza eder.      Devamını Oku »

Gayb

Gayba İman“Gayb: Gizli olan, görünmeyen”

Gayba iman

Kur’an-ı Kerim muttakilerden, yâni takva sahibi müminlerden bahsederken onların en büyük özelliği olarak “gayba imanlarını” gösterir. “O muttakiler ki gayba iman ederler” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir eden büyük âlimlerimiz, gayba imana iki şekilde mânâ verirler. Birincisi, “onlar gayba iman ederler; yâni görmedikleri halde, aklen ve naklen istidlâlde bulunarak, yâni delillere dayanarak iman ederler.” Diğeri ise, “onlar gıyaben dahi iman ederler; yâni münafıklar gibi sadece müminler arasında değil, gıyaben de Allah’a ve Resulüne (a.s.m.) iman ederler.”

Gayb iki ayrı mânâya gelir: Birincisi, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın malûmu olan haller, hâdiseler, âlemlerdir ki, bunlar imana konu değildirler. İman bu gayb için değil, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın haber verdiği ve Peygamber-i Zîşanın (a.s.m.) izah ettiği ve varlığına aklın birtakım deliller getirebildiği gayb için söz konusudur. Devamını Oku »

Oca 8, 2012 - Hikmetli Nükteler    Yorum Yok

İnkar insana hiç yakışmyor…

Hergün, gerek nefsinde gerek haricî âlemde, gayb ve şehadetin nice misâllerine muhatap olan insanın, gaybı inkâr etmesi ne kadar tuhaf değil mi?

İsterseniz bu tuhaflığın kısa bir tahlilini birlikte yapalım:

Bir münkir meselâ, “melekleri” neyi ile inkâr ediyor? Eliyle, ayağıyla mı? Ciğeriyle, midesiyle mi?… Hayır… Ya neyiyle inkâra sapıyor bu adam? Cevap: Aklıyla.

Yâni, kendine ihsan edilen gaybî bir âlet ile gaybı inkâr ediyor.

Gaybı, taşlar ağaçlar inkâr etseler ne ise, ama bu inkâr insana hiç mi hiç yakışmıyor.

Sayfalar:«1...2021222324252627»