Alaaddin Başar | Yazar, Akademisyen (Prof.Dr), Mütefekkir
Oca 12, 2012 - Hikmetli Nükteler    Yorum Yok

Gıybet caiz, ama nerde?

GıybetGıybet eden bir insan gıybet ettiği kimseden helâllık almadıkça bu cürmün ağır cezasından kendini kurtaramaz.

Nur Külliyatında gıybetin câiz olduğu birkaç madde sıralanırken, “Bir de o gıybet eden adam fâsık-ı mütecahirdir. Yâni, fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor” ifadesine yer verilir. Demek ki, bir günahı âşikâre olarak, bütün insanların gözü önünde sıkılmadan işleyen kimsenin gıybeti câiz. Bu cevazın da yine kul hakkıyla yakın alâkası var. Çünkü gizli günah işleyen bir insan Allah’ın emrine muhalefetle sadece kendisine zarar veriyor. Ama aynı günahı, insanlar arasında işlediğinde onların hukukuna da tecavüz etmiş oluyor. Zira, insanların bedenlerine indirilen darbeler gibi ruh dünyalarına, kalp huzurlarına verilen zararlar da kul hakkına girmekte. Meselâ, müstehcen bir kıyafetle insanların karşısına çıkan bir kadın, onları günaha soktuğu gibi, “sebep olan işleyen gibidir” hükmünce, o günahın bir misli de kendisine yazılıyor ve onun hayâsızlığını yadırgamak gıybet olmuyor. Bu yadırgama başkalarını aynı günahtan menetmek niyetiyle olmalı. Üstad Bediüzzaman’ın tabiriyle, “garazsız ve sırf hak ve maslahat için” yapılmalı. Yoksa, hazır cevazı yakalamışken gönlümce, doyasıya bir gıybet edeyim mânâsına değil.

Oca 12, 2012 - Hikmetli Nükteler    Yorum Yok

İnsan hakları yerine kul hakları…

Günümüzde insan haklarından çokça söz edilir. Ama bu sözler her nedense uygulamaya bir türlü konulamaz. Sadece beyannamelerde, bildirilerde, makalelerde mahpus kalır.

“İnsan hakları” tabiri aslında caydırıcı bir ifade değil. Hak ve hukukun korunması sadece insanoğlunun insafına ve vicdanına bırakılmış. Belli bir müeyyidesi yok. En kötü ihtimalle bir “kınama” cezası alıyorsunuz ve yaptığınız yanınıza kâr kalıyor.

Ama, “kul hakkı” ifadesi böyle değil. Bu ifadeyle insanın başıboş bir varlık olmadığı, Allah’ın kulu, O’nun mülkü, O’nun mahlûku olduğu zihinlerde iyice tesbit edilir ve nefisler, ‘kul hakkına tecavüzün kesinlikle cezasız kalmayacağı’ tehdidiyle karşı karşıya kalır.

Risale-i Nur Külliyatını okuyup istifade edenlerin, değişik tarzlarda hizmet ifa etmeleri nedendir? Bu bir ihtilaf değil midir?

Uluslararası Risale-i Nur Sempozyumlarından Bir Kare

Uluslararası Risale-i Nur Sempozyumlarından Bir Kare

Bu ve benzeri farklılıkların “ihtilaf” tarifine girmeleri için tarafların birbirlerini inkâr etmeleri, birbirlerine düşman olmaları, aleyhte konuşmaları, gıybet etmeleri gerekir. Bunların hiçbiri olmuyorsa, kişiler kendi zevklerine ve anlayışlarına en uygun buldukları bir yolda giderken diğerlerine karşı çıkmıyorlarsa buna, menfi manada, “ihtilaf” denilmez. Bu gibi farklılıklar, Peygamber Efendimizin “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” hadis-i şerifinin haber verdiği “müspet ihtilaf” grubuna girerler. Bu ihtilaf, bedenimizdeki organların farklı işler görmeleri kabilindendir. Hepsi bir ruhun emrindedirler ve aynı gayeye değişik şekillerde hizmet ederler.

Ehl-i sünnet dairesindeki farklı meslekler ve mezhepler de bu müspet ihtilafa en güzel örnektir.  Dört mezhebin her birinin mensupları diğerlerini sever, onlarla aynı mabette namazlarını birlikte kılarlar ve  birbirlerine dua ederler. Devamını Oku »

Bu asırda İslamî eserler içerisinde Risale-i Nurların en fazla okunan kitaplar olduğu bilinmektedir. Bu hususta kanaatlerinizi alabilir miyiz?

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur Külliyatı

Bu bir arz-talep meselesidir. İnsanların büyük çoğunluğunun imana susadığı, inanç konusunda problemlerinin olduğu, şüphe ve tereddütler içinde bocaladığı bir asırda, bütün bu yaraları en güzel şekilde tedavi eden ve bütün bu ihtiyaçlara kemaliyle cevap veren bir eserin fazlaca okunması çok normaldir.

Öte yandan, dinsizliğin, ahlâksızlığın ve her türlü menfi cereyanın birer şahs-ı manevî halinde örgütlenerek bütün insanlık âlemine hücum ettiği bu ahirzaman fitnesinde, insanların bu tehlikelere karşı korunmaları iki şarta bağlıdır: Devamını Oku »

Oca 10, 2012 - Esma-ül Hüsna    Yorum Yok

Er-Rahmân / Er-Rahîm

Er-Rahman

Er-Rahman

Rahmân: “Dünya hayatında, mü’min-kâfir gözetmeksizin, mahlukatın hepsine merhametle muamele eden.”, “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran.”, “Rızıkları ve her türlü iyilikleri ihsan eden.”Rahîm: “Verdiği nimetleri iyi kullananlara daha büyük ve ebedî nimetler veren.”, “Ahiret hayatında sadece mü’minlere ihsan ve ikram eden.”

“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Gaybı da, müşahede edileni de bilendir. Rahmân, Rahîm olan O’dur.” (Haşr sûresi, 59/22)

Her iki mübarek isim de Allah’ın sonsuz bir merhamet sahibi olduğunu ifade ederler. Devamını Oku »

Oca 10, 2012 - Makaleler    Yorum Yok

Ölçü Biz Değiliz

Ölçü

“Vacibü'l-Vücud, zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef'alinde de benzemiyor”. Mesnevî-i Nuriye, Zerre

Rahatla anlaşılabilecek nice gerçeklerin büyük engeli:

“İnsanın İlâhi hakikatleri değerlendirirken kendini ölçü alması.”

Bu büyük hastalık, şu gerçeği unutmaktan kaynaklanıyor:

“Vâcib-ül Vücud zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’alinde de benzemiyor.” 

Allah’ın zatını ancak kendisi bilir. Ama, o mukaddes zatının mahlukata benzemediğini, Kur’an haber verdiği gibi her akl-ı selim de tasdik ediyor. Devamını Oku »

Said Nursi’nin kendi telif ettiği eserlerini müteaddit defa okuduğunu söylemesini nasıl anlayacağız?

Bediüzzaman Said Nursi

Bediüzzaman Said Nursi

Bu eserler iman hakikatlerinin izahı ve delillerle ispatı mahiyetindedir. İmanda terakkinin, tefekkürde derinleşmenin ise sonu yoktur. Bu eserleri kendi müellifi de her okuyuşunda kalbine ve ruhuna yeni ufukların açılması, ayrı doğması mümkündür. Sadece akla hitap eden eserlerin bir kere okunası kâfi gelebilir. Unutulduklarında onlara yine müracaat edilir. İmanî, tefekkürî ve kalbî eserler böyle değildir.

Öte yandan, Üstadın kendi ifadesiyle bu eserlerin büyük çoğunluğu “sünuhat” kabilindedir; yani bir ilahi ilham ile kalbe doğmuşlardır.  İlham edilen bir manayı o ilhama mazhar olan zatın da defalarca okuması garip karşılanmamalıdır.

Nur Külliyatı Kur’anın manevi bir tefsiridir. Kuran ayetlerinin tekrarla okunmasındaki hikmet, onun bir tefsiri olan Nur Risalelerinde de kendini göstermiştir.

Ayrıca, Nurlar hem büyük bir tefekkür hazinesi hem de onun okunması, Üstadın kendi ifadesiyle, bir sadaka hükmündedir. Üstadın kendi eserlerini okuması ve ondaki hakikatleri tefekkür etmesi bu manada da değerlendirilebilir.

Risale-i Nur, bizim bildiğimiz normal tefsirlere benzemiyor. Nasıl bir tefsir olduğunu açıklar mısınız?

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur,  Kur’anın manevî bir tefsiridir. Üstadımız bu asın dertlerine deva olacak, şüphe ve tereddütlerini giderecek, bu fitne asrının zavallı insanlarının imanlarını tahkiki yapıp onları sefahatten ibadete yönlendirecek bir eser telif etme ihtiyacını ruhunun derinliklerinde hissetmiş ve Hizb’ül Kur’anda cem ettiği imana dair ayetlerin manalarını asrın idrakine uygun olarak, delillerle, misallerle, temsilî hikayelerle izah etmiş, o ayetlerin mana ve maksadını ruhlara hakim kılacak böyle bir külliyatın  telifine, ihsan-ı İlahi olarak, muvaffak olmuştur.

Bildiğiniz gibi, Üstadımız İşatü’l-İ’caz tefsirini cihan harbinde, harp esnasında yazmaya başlamıştı. Bu tefsir bildiğimiz tefsirler kabilinden olmakla birlikte Üstadın özlediği bir tefsire kaynaklık yapmak üzere kâleme alınmıştı. Üstad bu özlemini şöyle dile getirir:

Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin. (İşarât’ül İ’caz) Devamını Oku »

Oca 10, 2012 - Zerre    Yorum Yok

Zerre, Birinci İ’lem: “Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar…”

Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri

Bu yazı Zafer Yayınlarından çıkan, Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri isimli kitaptan alınmıştır.

İ’lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.

Açıklama:

Cenab-ı Hakk mekândan münezzeh olduğundan Ona vasıl olmayı “rızasına erme” ve “kalbin kâmil imanla Onu tanıması” şeklinde anlamamız gerekir.

Bir menzile vasıl olmanın ilk şartı, oraya doğru yola çıkmaktır. Allah’a vasıl olmak da imanla başlar.

İman bir intisaptır.  Padişaha vasıl olmanın ilk şartı ona intisap etmektir. Yani, onu sultan olarak tanımak ve onun riayeti olmak. Devamını Oku »

Oca 8, 2012 - Esma-ül Hüsna    Yorum Yok

Allah (cc)

Allah

Allah (c.c.)

Allah ismi, bütün ilâhî isimleri câmidir, yani hepsini içine alır. “Bütün isimler Allah’ın isimleridir.” denilir, ama ‘Allah, Rahmân’ın ismidir, Rahîm’in ismidir…’ denilmez.

Bütün isimleri içine alan ism-i âzamın hangi isim olduğu hakkında kesin bilgi bulunmamakla birlikte, İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bu mübarek ismin, ism-i âzam olabileceğini söylemişlerdir.

Bunun için, bir kul ‘Allah’ dediği zaman, bütün ilâhî isimleri ve sıfatların hepsini birden yâd etmiş olur.
“Lâ ilâhe illâllah” kelamı, esmâ-i hüsnanın adedince kelamları tazammun ediyor… “Lâ Hâlıka illâllah,” “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyûme illâllah” gibi… ( Mesnevî-i Nuriye ) Devamını Oku »

Sayfalar:«1...2021222324252627»