Alaaddin Başar | Yazar, Akademisyen (Prof.Dr), Mütefekkir
Oca 8, 2012 - Bir Ayet Bir Tefekkür    Yorum Yok

Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!

Kur’an-ı Kerim nice âyet-i kerimelerinde insana “mahsusât” denilen hisler dünyasında boğulmamasını, ondan “makulât” yâni, hikmetler âlemine nazar etmesini ders verir. Sadece bir misâl:

Deve

“Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!” (Ğaşiye Sûresi, 17-20)

Ğaşiye sûresinde insanoğlundan, devenin yaratılışına, semaya, dağlara ve arza bakması isteniyor. Elbetteki ne hayvan, ne de münkir gibi değil, bir mü’min olarak.

“Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!” (Ğaşiye Sûresi, 17-20)

Âyetlerin engin mânâlarını âlimlerimizin güzide tefsirlerine havale ederek, ben  tefekkürümüze sunulan bu varlıklar arasındaki şekil benzerliğine kısaca işaret edip geçeceğim.

Devenin hörgücünü, onun beli üzerinde yükselten kim ise, arzın belinde dağları birer hörgüç gibi  yükselten de O. Gök kubbe de tümüyle bir hörgücü andırmakta. Gayb âlemimizin mâzi ve müstakbel denilen iki sahası arasında yükselen bir hörgüç…

Âyette, insanın nazarı önce deveye, sonra semaya, daha sonra dağlara ve en sonunda da arza çekiliyor. Bu sıralama, bana göre, apayrı bir belagat mûcizesi… İnsan gözünden deve hörgücüne, ondan semaya hayâlen bir hat çekiniz; daha sonra o hattı dağa indiriniz ve dağdan da yere birleştiriniz. Karşınıza bir başka hörgüç veya bir ayrı şekil çıkacaktır.

Neml sûresinde:

“Dağları yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler.” buyruluyor (Âyet, 88).

Hörgücün hareketi, devenin yürümesi demek olacağından, bu âyet dünyanın sabit olmayıp hareket hâlinde bulunduğunu 1400 sene önce haber vermiş oluyor.

Bu âyet-i kerimeler gibi nice âyetler, insana eserden müessire, yâni eserin yapıcısına geçmeyi, nefsini ve âlemi hikmetle ve ibretle tefekkür etmeyi öğretiyor. Kur’an’dan bu dersi alan muttakiler gayba inanırlar. Ne gafil bir bedevi gibi deveyi hakkıyla seyretmeden ölürler, ne de inançsız bir astronomi âlimi gibi semayı tefekkür etmeden arzı terkederler.

Üstadımızın 3 aylık bir tahsilden sonra böyle bir eseri telif etmesi zahiren normal görünmüyor. Külliyatın telifini ‘Yazdırıldı ve ihtar edildi’ gibi ifadelerle birlikte değerlendirebilir misiniz?

Sorularla Risale- i Nur Dersleri - 1

Bu sorular ve cevaplar Zafer Yayınları'ndan çıkan Sorularla Risale-i Nur Dersleri isimli kitaptan alınmıştır.

Üstadımız “alet ilimleri” denilen gramer bilgileri için bu kısa süre ile yetinmiştir. Zaten, Arapçası mükemmeldir. Bu sahada fazla vakit kaybetmeyip doğrudan yüksek ilimler (ulûm-u âliye) sahasına geçmiş ve bu sahada kimseden ders almamakla birlikte çok kitap okumuştur. Fevkalade hafızasıyla bütün okuduklarını rahatlıkla zaptetmiştir. Ayrıca, felsefe konusunda da birçok eser okuduğunu bizzat kendi ifadelerinden anlıyoruz. Şu var ki, bütün bu ilimler ancak bir hazırlıktır.

Risalelerdeki hakikatler ne medrese tahsilinde okutulan kitaplardan, ne de felsefi eserlerden alınmıştır. Onun kaynağı ancak Kur’andır ve ilâhi ilhamdır. Risalelerin ekseriyetinin sünuhat kabilinden olduğunu kendileri de ifade ederler. Üstadın ifadelerinden benim anladığım mana şu ki, risaleler bir ıztıraptan, bir ihtiyaçtan, bir kıvranma ve sızlanmadan doğmuşlardır. Şefkat ve hamiyetten kaynaklanan bu ıztıraplar  ıztırar derecesine gelmiş ve ab-ı hayat gibi marifet dersleri onun ruhuna ihsan edilmiştir. Devamını Oku »

Sözler tabirinin isim olarak külliyata verilmesinin bir hikmeti var mıdır?

Sorularla Risale- i Nur Dersleri - 1

Bu sorular ve cevaplar Zafer Yayınları'ndan çıkan Sorularla Risale-i Nur Dersleri isimli kitaptan alınmıştır.

Üstad hazretleri Külliyatın tamamını Sözler olarak adlandırıyor. Diğer eserlerinin değil de Sözler’in külliyatın tümüne isim olarak verilmesi konusunda farklı şeyler söylenebilir. Benim hatırıma şöyle bir mana geliyor. Risalelerde temel gaye, iman hakikatlerinin asrın idrakine uygun olarak izah ve ispatlarıdır. Allah’a iman birçok Söz’de işlenmiştir. Meleklere iman 29.Söz’de, kitaplara iman 25. Söz olan Kur’an bahsinde, peygamberlere iman 19. Söz’de, ahirete iman Onuncu Söz’de, kader 26. Söz’de en mükemmel şekilde işlenmiştir. Diğer Sözler de dolaylı olarak hep iman hakikatleriyle ilgilidir. Mesela, 12 Söz’de felsefe hikmetiyle Kur’an hikmetinin mukayesesi işlenir. Bu Söz de kitaplara imanla ilgilidir. Keza 17. Söz dünyadan ayrılmanın hakikatinden bahsetmekle ahirete imanla ilgili bir konuyu işler. Nur Külliyatının diğer eserlerinde de bu konular yer yer işlenmişse de sanki onlar Sözler’deki temel üzerine bina edilmişlerdir. Devamını Oku »

Benlik

“Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle,  insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki,  âlemin bütün kapılarını açar.”  Sözler

“Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar.” Sözler

“Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar.”  Sözler

Sebze ve meyve pazarlarını bilirsiniz.Her seyyar satıcı kendi tablası başında avazı çıktığı kadar bağırır. Biri, ‘elmanın iyisi burada’ diye müşterilere tiz perdeden seslenirken; diğeri, ‘üzüme gel üzüme’ diye ayrı bir nağme tutturur. Herkes kendi malını metheder durur.

Benlik dâvâsının hâkim olduğu bir cemiyet hayatı da o pazardan pek farklı değil. Şu kadar var ki, o pazarda her satıcı kendi malını överken burada her fert öncelikle kendini methetmekte, diğer insanların dikkatini celbe çalışmakta… Malıyla, mülküyle, makamıyla övünmesi de neticede bu noktaya varıyor.

Bir de benliğin hakikatine erenlerin pazarı var. O pazar ehlinden birisine, ‘benlik nedir?’ diye sorarsak bize şunları söyler:

“Benlik, insanın kendi varlığından ve sıfatlarından haberdar olması, nefsini ve malını kendine nisbet edebilmesidir. Bilirsiniz, insan, güttüğü koyunlar için ‘benim koyunlarım’ diyebildiği halde o koyunlar, meselâ, kendi ayakları için ‘benim ayaklarım’ diyemiyorlar. Güneş de gezegenlerine sahip çıkamıyor.”

Bu açıklamadan sonra bize soracak:

“Hiç düşündünüz mü; insana bu imtiyaz niye tanınmış? ‘benim aklım, benim elim, benim çocuğum, benim tarlam’ diyebilmesi niçin?” Devamını Oku »

Son Meyve

"İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesidir." (Asa-yı Musa)

“İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesidir.” (Asa-yı Musa)

Biz kâinatın meyvesiyiz. Dünyamız, Güneş sisteminden bir dal. Hepimiz o dala takılıyız. Yerçekimiyle bağlıyız ona. Ciğerlerimizle havayla alışverişteyiz. Güneş gözümüzün içinde çalışıyor. Yıldızlar bize göz kırpmada. Çiçekler bizim için bezenmişler…

Evet, biz kâinatın meyvesiyiz.

Bu âlem, bizim başımızı bekliyor. Bizim semâmız onda, bizim soframız onda. Gözümüze nur, midemize gıda ondan akıp geliyor. Şu görünen âlem, bedenimizin imdadına durmadan koşarken, bedenimiz de her an ruhumuza hizmet etmede. Gözümüze Güneş kadar muhtacız. Ve gözümüz, ancak güneş kadar bizim, yahut Güneş gibi bizim değil.

Ciğerimize hava gibi ihtiyacımız var. Ciğerimiz de hava kadar bizim, yahut onun gibi bizim değil. Devamını Oku »

Sayfalar:«1...2021222324252627