Şemme, Birinci İ’lem: “Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor…” | Alaaddin Başar
Oca 8, 2012 - Şemme    Yorum Yok

Şemme, Birinci İ’lem: “Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor…”

Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri

Bu yazı Zafer Yayınlarından çıkan, Risale-i Nur'dan Mesnevi-i Nuriye Dersleri isimli kitaptan alınmıştır.

İ’lem Eyyühel-Aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor. Çünki aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor. Ve o tabakatla enva’, bütün erkânıyla “Lâ Rabbe İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünki aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân bütün a’zasıyla “Lâ Mâlike İllâ Hu” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünki aralarındaki temasül böyle iktiza eder. Ve o a’za bütün eczasıyla “Lâ Müdebbire İllâ Hu” diye şehadet eder. Çünki aralarında teavün ve tedahül vardır. Ve o ecza bütün cüz’iyatıyla “Lâ Mürebbiye İllâ Hu” diye olan şehadetini ilân eder. Çünki aralarındaki tevafuk, kalemin bir olduğuna delalet ediyor. O cüz’iyat bütün hüceyratıyla “Lâ Mutasarrıfe Fil-Hakikati İllâ Hu” diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla “Lâ Nâzıme İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet eder. Çünki cevahir-i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünki esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali, böyle iktiza eder.     

Açıklama:

“Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor.”

Bu âlemin görünen kısmına âlem-i şehadet, görünmeyen kısmına ise  âlem-i gayb denilir. Âlemin bir küçük misali olan insanın da,  bedeni şehadet âleminden, ruhu ise gayb âleminden sayılabilir. Bununla birlikte, göremediğimiz maddî âlemler de yine gayba dahil olurlar. İman gayb için söz konusudur. Meleklere iman gibi, ahirete iman da gayba imandır. Halbuki ahiret şu anda mevcut  cismanî bir âlemdir, ancak biz onu göremediğimiz için gaybtan sayılır. Bu nazarla baktığımızda, bu dünyada göremediğimiz ve bilemediğimiz galaksilerden mikroplara ve genlere kadar her şey  gayba giriyor. Levh-i mahfuz, Arş ve Kürsi gayb olduğu gibi, Güneşin cazibesi ve yerin çekimi de hep gayba giriyor.

Görünen beden ve görünmeyen ruhun ikisine birlikte insan dediğimiz gibi bu âlemin de görünen ve görünmeyen kısımlarının tümüne birden kâinat diyoruz.

Bunların tümü Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufunda.

Kâinatın görünen ve görünmeyen bütün nevileri, bütün tabakaları  “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyorlar;  “Hepimiz Allah’ın emrindeyiz, O’nun verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmekle O’na ibadet ederiz” diyorlar.  “O’ndan başka İlah yoktur.” hakikatini birlikte terennüm   ediyorlar.

“Çünki aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor.”

Tesanüt; “birbirine istinat etme, birbirinden kuvvet alma, dayanışma, belli bir maksat için birlikte çalışma” demektir. Bu kâinat da bir fabrika gibi çalışıyor. Ondaki bütün elementler, bütün sistemler, bütün kanunlar birbirine yardım ederek insanları, hayvanları ve bitkileri netice veriyorlar. Bu fabrikanın bir tek çarkına sahip olmak için bütün fabrikaya sahip olmak gerekir.  

“Ve o tabakatla enva’, bütün erkânıyla “Lâ Rabbe İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünki aralarındaki müşabehet böyle istiyor.”

Tabakat (tabakalar) kelimesi farklı şekillerde yorumlanabilir. Bütün âlemi öncelikle üç tabaka olarak düşünebiliriz: Cansızlar, yarı canlılar, canlılar.

Canlılar da çok tabakalara ayrılır: Melekler, insanlar, cinler, hayvanlar gibi. Canlıların da çok envaı (türleri) vardır. Bu günkü tespite göre yeryüzünde bir milyon üç yüz bin tür hayvan varmış. Bütün bu tabakalar ve neviler,  “ ‘Lâ Rabbe İllâ Hu’  diye ilân-ı şehadet ediyor.” Yani, bunların hepsi İlâhî bir terbiyeden geçerek bu hale gelmişler.

Bu terbiyeler arasında da müşabehet yani benzerlik var. Benzerlik denilince, öncelikle bütün varlık âleminin nur-u Muhammedî denilen ve bütün esma tecellilerini taşıyan bir öz varlıktan yaratıldığı, aynı şekilde bütün ağaçların da çekirdek denilen ve ağacın bütün özelliklerini taşıyan özet varlıklardan yaratıldıkları, buna benzer olarak bütün kuşların yumurtalardan, bütün insanların nutfelerden yaratıldıkları akla gelir. Bunların tümünde bir müşabehet, bir benzerlik vardır. Yaratılacak varlığın bütün özellikleri önce bir çekirdekte özet olarak yer alıyor, sonra o çekirdek Fettah ismiyle açılıyor ve Rab isminin tecellisiyle bir terbiyeden geçip son şeklini alıyor. İnsanla koyun, kuşla ağaç aynı kanunun uygulanmasıyla bu hazır hallerini almışlar. Bu kanunu bunların birisinde uygulayan kim ise, tümünde uygulayan da O’dur.

Böylece, bütün terbiye gören varlıklar; “ ‘Lâ Rabbe İllâ Hu’  diye ilân-ı şehadet ediyor. ”

Öte yandan, dünyada yaşayan bir buçuk milyonu aşkın canlı türü çok yönden benzerlik  gösterirler. Hepsinde solunum ve sindirim sistemleri vardır, hepsine işitme ve görme duyguları verilmiştir. Hepsinin gözleri iki tanedir ve yüzlerinde yerleştirilmiştir. Bu gibi çok yönden benzerlik gösteren bu farklı türler, ‘Lâ Rabbe İllâ Hu’  diyerek Allah’tan başka Rab olmadığına şahadet ederler.

 “Ve o erkân bütün a’zasıyla “Lâ Mâlike İllâ Hu” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünki aralarındaki temasül böyle iktiza eder.”

Türlere erkân dersek, onların her bir ferdinin de azaları, organları var. Bu organların o türün bütün fertlerinde temasül üzere olması, yani birbirinin benzeri gibi yaratılması o türün tamamının Allah’ın mülkü olduğunu ilan ederek, “Lâ Mâlike İllâ Hu” derler.   Yani, bir insanın gözü kimin mülkü ise bütün insanların gözleri de O’nun mülküdür. Bir koyunun , meselâ, karaciğeri kimin mülkü ise bütün koyunların karaciğerleri de O’nun mülküdür.

“Ve o a’za bütün eczasıyla “Lâ Müdebbire İllâ Hu” diye şehadet eder. Çünki aralarında teavün ve tedahül vardır.”

Her bir organ da çok sayıda cüzlerden, parçalardan meydana geliyor. Bunların yardımlaşmaları ve iç içe çalışmaları sonunda o organ görev yapabiliyor. Bu parçalardan birini kim tedbir ve idare ediyorsa, tümünün Müdebbiri de yine ancak O’dur.

O parçalar, kendilerini meydana getiren daha küçük  parçacıkların, onlar da hücrelerin, hücreler atomların birlikte idare, tedbir, tasarruf edilmeleri ve  bir nizam içinde çalışmalarıyla “Lâ Mürebbiye İllâ Hu” “Lâ Mutasarrıfe Fil-Hakikati İllâ Hu”,  “Lâ Nâzıme İllâ Hu” diyorlar.

Bilim adamları bir insanda yüz trilyon hücre ve  her bir hücrede de yüz trilyon atom olduğunu söylüyor. Bu atomlardan birinin maliki, mutasarrıfı, nazımı kim ise hücrenin yaratıcısı da O’dur. Hücre kimin mahluku ise organ O’nun, organ kimin ise canlı O’nun,canlı kimin ise o canlının  türü de  O’nundur.

“Çünki cevahir-i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünki esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali, böyle iktiza eder.”

Eskiden fizikçiler esir maddesini  kabul etmiyorlardı. Şimdi büyük kısmı  kabul ediyorlar. Esir, her şeyin ana tarlası. Atomlar da onun ürünü, yıldızlar da. Atomlar arasındaki boşluklar gibi, yıldızlar arasındaki boşluklar da  esirle dolu. Yani, kâinatta boşluk diye bir şey yok. Esirde besatet var, yani terkip değil.

Aynı tarladan buğdayın da, arpanın da, çiçeğin de, ağacın da çıkması gibi, esir tarlasından yıldızlar da çıkıyor, atomlar da.



Yorum Bırakın