SUYU ÇEŞME Mİ YAPIYOR? | Alaaddin Başar
Kas 3, 2017 - Makaleler    Yorum Yok

SUYU ÇEŞME Mİ YAPIYOR?

Nur Külliyatında masdar ve mazhar kelimelerinin özel bir yeri vardır ve sıkça kullanılır. Sebepler eliyle yaratılan varlıklarda o sebeplerin masdar olmayıp İlâhî isimlere mazhar olduklarına dikkat çekilir. Bu kelimelerden her ikisi de mekân ismidir, birincisi “bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekân,” ikinci ise “bir şeyin zahir olduğu, göründüğü yer” demek olur. Makes kelimesi de mazharla yakın mana taşır ve “ışığın aksettiği mekân” manasına gelir.

Bilindiği gibi dilbilgisinde bir masdardan birçok kelime türer; gitmek masdarından “giden, gidiyor, gidecek…” gibi birçok kelimenin türemesi gibi. Bütün bu kelimeler masdardan türemişlerdir ama bunları türeten ve yazıya döken o masdar kelimenin kendisi değildir. O sadece bir alettir, onda iş gören bir dilbilgini vardır.

İnsan, bir varlığa gaflet nazarıyla baktığında onun sebeplerden sudur ettiğini, onlardan çıktığını vehmedebilir, ama azcık bir düşünce bunun böyle olmadığını ve olamayacağını ortaya koymaya yeter.

Su çeşmeden akar, ama suyu yapan çeşme değildir. Çeşme, suyun aktığı mekândır. Mekân bir şey yapamaz, ancak onda bir şeyler yapılır.

Topraktan çıkan ağaçları, ağaçlardan çıkan meyveleri de aynen çeşmeden akan sular gibi değerlendirmek gerekir. Ne ağacı toprak yapmıştır, ne de meyveleri ağaç.

İnsanların böyle bir gaflete düşmemeleri için kâinatın tümü bir ağaç gibi tanzim edilmiş, planlanmış, donatılmış ve önce bitkiler âlemi, sonra hayvanlar âlemi ve nihayet insan âlemi bu ağaçtan sudur etmiştir. Kâinat bütün bu varlıkların ağacı, tarlası yahut fabrikası olmuştur. Ama bunları yapan kâinat değildir, tıpkı mamulleri fabrikanın yapmadığı gibi. Fabrika mamullerin imal edildiği mekândır. O da bir ilimle planlanmış, bir sermaye ile inşa edilmiştir. Nitekim, mamullerin sahibi sorulduğunda herkes fabrikanın sahibinden söz eder; fabrikadan değil.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri bir dersinde, “Ben kendime mâlik (sahip) değilim” der ilave eder: “Mâlikim, kâinatın mâlikidir.”

Bir meyve de şuuru olsa aynı şeyi söyleyecek ve “Benim mâlikim ağacımın mâlikidir” diyecektir. Bir ağaç da “Mâlikim bütün âlemlerin mâlikidir, zira ben onların tümünden süzüldüm, dokundum ve yapıldım” demek durumundadır.

Biraz da kendimize bakalım:

Saçlarımız başımızdan çıkıyor ama saçları yapan kafatasımız değildir. Kendimizi hayalen bir ağaçla yan yana koyalım ve önce ağaç için şu soruyu soralım:

“Bu ağaç, başındaki meyvelerin yapılmasında nasıl bir gayret gösteriyor?”

Cevabımız bellidir:

Ağaç sadece yerinde oturuyor ve bekliyor. Dünya dönmese, bahar gelmese, yağmur yağmasa ağacın bunları celbedecek bir gücü ve kuvveti yok. O da sanki bunu bilircesine sadece bekliyor. Ve Âlemlerin Rabbi bütün bu sebepleri onun yardımına koşturuyor ve sonunda o ağaçtan meyveler sudur ediyor; meyveleri ağaç yapıyor değil.

Biz de ister oturalım, isterse gezelim; saç yapma konusunda bir şey yapmış olmuyoruz. Sadece bekliyoruz.

Ağaçtan meyve çıkaran kudret, bizim başımızda da saç bitiriyor.

Bekleyen sadece biz değiliz, herkes ve her şey Allah’ın rahmet ve inayetini bekliyor.

Kışın ölen yeryüzü yeniden yeşermek için baharı bekliyor.

Kurumuş toprak yeniden canlanmak için yağmuru bekliyor.

Deniz, buharlaşmak için güneşi, buhar muhtaçlara yetişmek için rüzgârı bekliyor.

Tohumlar açılmayı ve büyümeyi bekliyor. Yumurtalar kuş olmayı, balık olmayı, tavuk olmayı bekliyor.

Nutfeler bebek olup yeryüzüne çıkmayı, bebekler büyüyüp okula gitmeyi bekliyor.

Yemek yiyenler aldıkları gıdaların kan olmasını, et olmasını.. bekliyor.

Hasta ve yanı başındaki doktor, ilaçların şifaya vesile olmasını birlikte bekliyorlar.

Ve sonunda beklenenler oluyor, ama sebeplerden sudur ederek değil, Allah’ın kudretiyle, iradesiyle ve rahmetiyle oluyor…

İlâhî hakikatlerin insanlara ulaştırılmasında ve onlarda Hâdi (hidayete erdiren) isminin tecelli etmesinde de peygamberler ve onların varisleri olan büyük âlimler çok önemli bir görev üstlenmişlerdir. Ancak, onlar da muhtaçlara tebliğlerini yapar ve sözlerinin kalplere tesir etmesini beklerler.

Onların tebliğ ettikleri hakikatler de ağaçtan çıkan meyveler ve çeşmeden akan su gibidir. Bütün hayırlar Allah’ın elindedir. Güneş’ten ziya akıtan Allah, bu sevgili kullarının kalplerine de vahiy ve ilham akıtmıştır. Bunu böyle bilen insanı şeytan yanıltamaz.

Nur Külliyatında şöyle bir ifade geçer:

“Nebiyy-i Zîşân’ın (asm.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.”

Birinci cümlede iki ayrı teşbih yapılıyor: Sofra ve çeşme.

Hz. İsa’nın (as.) kavmine, bir mucize olarak gökten sofra indirildiği gibi, Makam-ı Mahmud da bir İlâhî sofra gibidir; bütün manevî gıdalar o sofradan alınıyor ve tadılıyor. Yahut bir çeşme gibidir; bütün feyizler ondan akıyor. Sofrayı inzal eden de suyu akıtan da Allah’tır.

Hıristiyanların Hz. İsa’yı (as.) ilahlaştırmaları çeşmeyi su kaynağı görmelerinden ileri gelmiştir. Aynı hataya Müslümanların düşmemesi için Kur’an-ı Kerîm’de tevhid konuları çok ağırlıklı olarak işlenmiştir. Nitekim, bütün Müslümanlar, Allah Resulünü (asm.) bir kul ve İlâhî bir elçi olarak tanımışlar ve böyle bir hataya düşmemişlerdir.

Bu mana Nur Külliyatında şöyle dile getirilir:

“Nebiyy-i Zîşan (asm.), tecelliyatı İlahiyeye mazhar ve makestir; masdar ve menba değildir.” (Mesnevî-i Nuriye)

Başta iman hakikatleri olmak üzere bütün ilimler ve feyizler önce Vahy-i İlâhî güneşinden Nebiyy-i Zîşan’ın (asm.) o en berrak ve en mükemmel ruh aynasına aksetmiş, daha sonra onun vasıtasıyla bizlere ulaşmıştır.

Bütün bu İlahi tecellilerin masdarı ve menbaı Allah’ın rahmet ve inayetidir.



Yorum Bırakın