Allah | Alaaddin Başar
Allah için Arşiv"
Eki 8, 2015 - Makaleler    1 Yorum

SIRF DÜNYA İÇİN Mİ YARATILDIK? 

dunya-insan“Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?” (Sözler)

Nur Külliyatında  geçen bu cümle hayalimi bir anda taziye meclislerine götürdü ve o meclislerde sıkça okunan şu ayet-i kerîmeyi hatırlattı:

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz Allah’a aidiz (Allah içiniz, Allah’ınız) ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara Sûresi, 156)

Dünya bizim için yaratıldığına göre, biz dünya için yaratılmış olamayız.

Ahiret de bizim için yaratıldığına göre, biz ahiret için de yaratılmış olamayız.

Biz dünyada da Allah içiniz, ahirette de.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzü olduğunu beyan eder ve bunları şöyle sıralar:

“Birinci yüzü Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara aynadarlık eder…

“İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır…

“Üçüncü yüzü insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür…” (Sözler) Devamını Oku »

Gayba İman

gurubGAYB

“ Gizli olan, görünmeyen”

Kur’an-ı Kerim muttakilerden, yâni takva sahibi mü’minlerden bahsederken onların en büyük özelliği olarak “gayba imanlarını” gösterir. “O muttakiler ki gayba iman ederler” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir eden büyük âlimlerimiz, gayba imana iki şekilde mânâ verirler. Birincisi, “onlar gayba iman ederler; yâni görmedikleri halde, aklen ve naklen istidlâlde bulunarak, yâni delillere dayanarak iman ederler.” Diğeri ise, “onlar gıyaben dahi iman ederler; yâni münafıklar gibi sadece mü’minler arasında değil, gıyaben de Allah’a ve Resulüne (a.s.m.) iman ederler.”

Gayb iki ayrı mânâya gelir: Birincisi, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın malûmu olan haller, hâdiseler, âlemlerdir ki, bunlar imana konu değildirler. İman bu gayb için   değil, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın haber verdiği ve Peygamber-i Zîşanın (a.s.m.) izah ettiği ve varlığına aklın birtakım deliller getirebildiği gayb için sözkonusudur.

“Bizce gayb, görülemeyen değil, görülmeyen demektir. Biz delilsiz olan gayba değil, delili olan gayb-ı mâkule iman ediyoruz.”  (Hak Dini Kur’an Dili) Devamını Oku »

Tem 14, 2015 - Makaleler    1 Yorum

KÜLLİYET KAZANMA 

Cemaat - kıyam - 4Nur Külliyatında,  insanın külliyet kazanarak Allah’a yaklaşması konusunda çok önemli dersler ve mesajlar vardır.

Allah’a yaklaşma, kulun Allah’ın rızası dairesinde hareket etmesi, O’nun marifeti, muhabbeti yolunda ilerlemesi ve O’ndan uzaklaşmayı netice veren isyanlardan, günahlardan da hassasiyetle kaçınması ile mümkün olur.

Kulum bana en fazla farzlarla, sonra nafilelerle yaklaşır …” diye başlayan hadis-i kutsîde, yaklaşmanın ilk ve en önemli adımının farzları işlemek olduğu nazara verilmektedir.

Farzları işleyen ve haramlardan hassasiyetle sakınan bir kul, Allah’a yaklaşma yoluna girmiş demektir. Bu vadide daha fazla yol alması ise ubudiyetinde, tefekküründe ve İslâm’a hizmetinde külliyet kazandığı ölçüde olacaktır.

Külliyet kazanma  konusu, muhtelif risalelerde farklı yönleriyle nazara verilir.

Yirmi Üçüncü Sözün İkinci Nüktesinde geçen şu ifade de külliyet kesbetmekle ilgilidir:

Evet hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.” Sözler, Yirmi Üçüncü  Söz

Bu hakikat dersine Nur Külliyatındaki bir başka dersin ışığında bakmaya çalışalım: Devamını Oku »

Tem 10, 2015 - Katre    1 Yorum

Sebepler tenteneli bir perdedir

bitki-ve-hayvanlar“Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.”

 

Bir nimetin sadece insana olan faydalarına nazar edilirse ona mana-yı ismiyle bakılmış olur. Halbuki  o nimet, insanı ve onun ihtiyaçlarını bilmeyen toprağın, suyun, ağacın yahut güneşin işi olamaz. O nimeti bir Mün’im (nimetlerdiren)  yaratmıştır ve bize ikram etmektedir.

Her biri, bir sanat mucizesi olan varlıklara baktığımızda da onları yapan Sani’ zihnimize gelmelidir. Bir çiçeğin yapılışını ne toprağa verebiliriz, ne suya, ne güneşe, ne de bahar mevsimine. Bunların tümünü birlikte çalıştırarak o eseri meydana getiren Allah, bütün kâinatı onun imdadına göndermekte ve onu taklit edilmesi mümkün olmayan bir sanat mucizesi olarak icat etmektedir. Devamını Oku »

Tem 7, 2015 - Makaleler    Yorum Yok

Bize Bizden Yakın

123Yakınlık denilince insanın aklına, öncelikle, mesafe yakınlığı gelir. Halbuki, günlük hayatımızda yakınlığı daha farklı şekilleriyle de kullanırız; yakın akrabam, cana yakın, gelmesi yakın gibi.

Bütün mekânları yaratan Allah,  mekândan  münezzeh olduğuna göre, O’nun bize yakınlığı, yahut bizim O’nun yakınlığını talep etmemiz elbette  mekân ve mesafe boyutunda  düşünülemez.

İnsan Sûresinin ilk iki ayetinde şöyle buyrulur:

“İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman geçti ki (o vakit) o, anılmaya değer bir şey bile değildi.  Şüphe yok ki, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici, görücü yaptık.”

İşte biz henüz anılacak bir halde değilken, Allah’ın ilminde mevcut idik. Onun ilmi bize yakındı, biz ise henüz ortada yoktuk.

Sonra bizi karışık bir nutfeden yarattı, nutfe halinde iken de biz Rabbimizi bilmekten çok uzaktık, o ise bize bizden daha yakındı.

Bir sonraki kademede, ana rahminde dokuz aylık bir terbiyeden geçtik. Gözümüz ve kulağımız o karanlık âlemde bedenimize yerleştirildi. Diğer bütün organlarımız da bizim için en faydalı olacak biçimde ve  özellikte yaratıldılar ve bedenimizin en uygun yerine konuldular. Rabbimiz bütün bunları yaratırken bize bizden yakın idi. Biz ise O’nu bilmekten ve tanımaktan henüz çok uzaktık. Devamını Oku »

Tem 4, 2015 - Makaleler    Yorum Yok

Benzemezlik

Allah cc 5Her varlığın kendine mahsus bir “zatı”, kaderin çizdiği bir “özellikler dünyası” ve  icra ettiği bir “fiiller âlemi” vardır.

Bu farklı mahiyetler ve onların gördükleri değişik işler, harika bir nizam içinde cereyan etmekte ve bunların tümünden kâinattaki nizam ortaya çıkmakta ve bu âlemin yaratılışındaki İlâhî maksatlar en mükemmel şekilde yerine getirilmektedir.

İsterseniz, önce kâinatın  küçük bir misâli olan kendi varlığımızda bu gerçeği ispat eden delillere şöyle bir göz atalım:

İnsanın, kendisini başka varlıklardan ve diğer insanlardan ayıran müstakil bir zatı olduğu gibi her bir organının da yine müstakil zatları vardır.  Meselâ, göz dediğimiz zaman başlı başına bir varlıktan, ayrı bir mahiyetten söz etmiş oluruz. Gözün zatı kulağa benzemediği gibi, onun fiili olan görme de, kulağın fiili olan işitmeye benzemez. Göz ve kulak ayrı birer mahiyete sahip oldukları gibi,  onların fiilleri  de birbirine benzemezler.

Bu örneğimizi bedenin bütün organları için yaygınlaştırabiliriz.  Akciğer ve karaciğer, müstakil ve ayrı birer  mahiyete sahiptirler. Bu farklı varlıkların işleri de birbirinden çok farklıdır.  Elle ayak, böbrekle pankreas, sinir sistemiyle kan dolaşım sistemleri, alyuvarla akyuvar da birbirlerinden farklı mahiyetlerdir ve bu değişik varlıkların işleri de birbirinden ayrıdır, biri diğerine benzemez.

Aynı şeyleri ruh dünyamız için de söyleyebiliriz. Akılla kalbin, hafızayla hayalin mahiyetleri de görevleri de birbirine benzemezler. Ancak, burada çok önemli bir farkı da hatırlamamız gerekiyor. Organların müstakil zatları olduğu halde, ruha bağlı olan her şey “ tek bir şey” gibidir. Zira, ruh terkip değildir. Ondaki latifelerin, duyguların  müstakil şahsiyetleri yoktur. Yani, bir ameliyatla eli veya ayağı bedenden ayırabiliriz, ama aklı ve hafızayı ruhtan ayıramayız. Devamını Oku »

Haz 17, 2015 - Makaleler    Yorum Yok

KÜLLÎ UBUDİYET

namaz-galaksiNur Külliyatından çok önemli bir hakikat dersi:

“Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” (Sözler)

Tezahür-ü rububiyet, Allah’ın terbiye ediciliğini göstererek Rab ismini tecelli ettirmesi, terbiye ettiği mahluklarını başka varlıkların da temaşasına ve tefekkürüne açması demektir. Bu terbiye öncelikle kâinatta kendini göstermiştir. Yani, önce bu kâinat insan meyvesi verecek şekilde terbiye görmüş de sonra insan o kâinata muhatab olacak ve ondan istifade edip onu temaşa edecek bir fıtratta yaratılmıştır.

İnsan ruhu ve kalbi, Allah’a kulluk görevini yerine getirme konusunda öncelikle bedene, sonra onu kuşatan bütün bir kâinata ihtiyaç duyar. Bunların her ikisini de Allah terbiye etmiştir.

Sadece bir örnek verelim: Devamını Oku »

Nis 30, 2015 - Zerre    Yorum Yok

Ene rasadıyla Allah’ın mülkünü mahlukata taksim etmek

kainatİ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın hilkatinden maksad, mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî’ye bir bürhan, bir delil, bir ma’kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir’at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan hamlettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünki o emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşr iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza nur-u imanla Allah’a bakıp mülkü ona teslim etmekle -itikaden- mükellef iken, “Ene” rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ             

Açıklama:

“Mahfî hazine-i İlahiye”, Cenab-ı Hakk’ın isimleri, sıfatlarıdır. Bunlar mahfidirler, gizlidirler; yani tecelli etmezlerse bilinmezler. Nitekim, hadis-i kutside “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim de kainatı yarattım” buyrulmuştur.

İlâhî isimlerden birisi Hâlık’tır. İlk mahluk olan nur-u Muhammedînin yaratılmasıyla bu isim tecelli etmiştir. Ama bu tecelliyi ancak kendisi bilmekte ve görmektedir.

Sonraki safhalarda, o nurdan meleklerin yaratılmasıyla, yaratma fiilinin ve Hâlık isminin tecellilerini seyredecek ve bilecek ilk varlıklar ortaya çıkmış oldu. Onlar hem kendilerinin hem de diğer varlıkların yaratılışlarını ibretle tefekkür ettiler. Ancak, onlarda tecelli etmeyen çok isimler vardı. Onların bilinmesi için meleklerin, sema ve arzın yaratılması kâfi gelmiyordu. Devamını Oku »

Nis 23, 2015 - Şemme    Yorum Yok

Kesafet ve Letâfet

214İ’lem Eyyühel-Aziz! Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o  nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idraktan kasırdır. Fakat nur ve nuranî şeyler, ne kadar nuraniyette terakki ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latif olursa, o derecede maddîyatın içlerini keşfeder (Röntgen şuaı gibi). Mümkinatta mes’ele bu merkezde ise; Vâcib, Vâhid olan Nur-ul Envar ne derece نَافِذ  الّخَفَايَا عَالِمٌ بِاّلاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, şümulü iktiza ve istilzam eder.

Açıklama: Devamını Oku »

Oca 1, 2015 - Şemme    Yorum Yok

Sen Allah’tan uzaksın ama o sana çok yakın

Allah ccİ’lem Eyyühel-Aziz! Ulûhiyetin azameti, izzeti, istikâliyeti, her şeyin, -küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun- taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, onun tasarrufundan hariç kalmasına sebeb olamaz. Çünki senin ondan bu’dun varsa da onun senden bu’du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve kezâ, Hâlık’ın azameti, çirkin şeylerin tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilâkîs azamet-i hakikiye, îcad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihâtayı iktiza eder.

 

Açıklama:

“Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin, -küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun- taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor.”

Uluhiyet; “ilâhlık, mabudiyet” manasına gelir. Yani, bütün varlık âlemi ancak Allah’ın tasarrufundadır, O’nun emriyle hareket eder, O’nun takdir ettiği görevleri aksatmadan yerine getirir. Devamını Oku »

Sayfalar:123»