Tevekkülün temelinde iman yatar | Alaaddin Başar
Mar 10, 2014 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Tevekkülün temelinde iman yatar

136Murat, derin bir nefes aldı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Değil tasavvufla, namazla oruçla bile alâkası olmayan bu adamların büyük evliyalardan bu konuda nakiller yapmalarına önceleri çok hayret ediyordum. Daha sonra anladım ki, onlar bu büyük zatların eserlerini hiç okumuş değiller; Bütün yaptıkları İslâm aleyhinde yazmayı meslek edinmiş bir takım odakların fikirlerini bana aktarmaları. Bütün bilgi hazineleri okudukları bir iki kitap ve takip ettikleri bir iki köşe yazarı.

Haklısın diye tasdik etti Arif Bey:

— Beni de en çok üzen, dedi, toplumumuzda okuma alışkanlığının oldukça azalmış olması. Herkes hazır lokma peşinde. Araştırmacı sayımız oldukça düşük.

Sonra yerinden kalktı:

— Bu konuya girmeden, size meyve ikram etmek isterim. Hem de biraz dinlenmişte oluruz.

Gençlerin:

— Zahmet etmeyin, teşekkür ederiz, yollu sözlerini dinlemeden mutfağa doğru yürüdü.

•••

Meyvelerini yerken konu dışı birtakım konuşmalar yaptılar. Bir ara Çetin yeniden tevekkül konusuna girmek istediyse de Arif Bey müsaade etmedi:

— Biraz daha sabredelim, dedi.

Meyve faslından sonra, tevekkül konusuna yeniden döndüler.

Arif Bey kütüphaneden bir lûgat getirerek: İsterseniz tevekkülün mânâsını önce buradan okuyalım, sonra üzerinde konuşuruz, dedi ve “tevekkül” maddesini okumaya başladı:

“Allah’a güvenmek, sebeplere teşebbüs ettikten sonra Onu vekil telâkki edip neticeye karışmamak.”

Lûgatı kapadı:

— Tevekkül bir neticedir, dedi. İnsanı o hedefe götüren basamaklar ise Nur Külliyatından Sözler adlı eserde şöyle sıralanır:

“İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.”

Saadet-i dareyn iki dünya saadeti mânâsına geliyor. Demek ki, tevekkül o soru sahiplerinin sandığı gibi, tembellik edipte dünya hayatını mahvetmek değil, aksine her iki dünya saadetinin de anahtarı.

Sonra:

— Bilirsiniz, dedi, insan bir işi ya bizzat kendisi yapar yahut bunu başaramayacağını anlayınca bir başkasının vekâletine müracaat eder. Kendini müdafaadan âciz olan insanların avukat tutmaları gibi. Yahut mühendise gerekli bilgileri verdikten sonra, “artık sen güzel bir plân çiz,” diyerek evine dönen adam gibi.

Hayat safhalarımızı şöyle bir hayâlimizden geçirelim. Anne rahminde bize iki kol, bir ağız, bir burun, iki kulak lazım olduğunu kime söyledik ve bu konuda kime tevekkül ettik de, her şeyden habersiz, sürdürdük gelişmemizi? Annemizi ve babamızı vekil etmediğimiz açık. Her ikisi de bizim gibi bir zamanlar aynı safhalardan geçmiş âciz varlıklar. Hem bizim o andaki hâlimizden hiçbirinin haberi yok ve hiçbirinin kudreti o karanlık menzile erişemiyor.

Biz o rahim odasında kendimizden habersiz, beklemeye koyulduk ve her işimiz en güzel şekilde görüldü.

Süremiz dolunca bu dünyaya gönderildik. Şimdi de bir başka şekilde yine tevekkül sayesinde rahat yaşıyoruz. İlâcımızı kullandıktan sonra şifâ için hiçbir şey yapmıyor, sadece bekliyoruz. Tohumumuzu ektikten sonra köyümüze dönüyor ve bekliyoruz. Yediğimiz yemeklerin hücrelerimize en güzel bir şekilde taksimini, kiminin kan, kiminin et, kiminin saç haline gelmesini bekliyoruz. Başımızı yastığa koyduktan sonra saatlerce sürecek yolculuğumuz için hiçbir endişeye kapılmıyor ve uykuya geçmemizi bekliyoruz.

Misâlleri çoğaltabilirsiniz.

Murat:

— Çok doğru, dedi, biz çoğu zaman sadece bekliyoruz. Bir şeylerle uğraşırken bile, bir taraftan da bekliyoruz.

Çetin söze girdi:

— Kendi bedenimizde bir tesire sahip değilken, tutuyoruz, kâinatın yürüyüşüne, hadiselerini akışına yön vermeye kalkıyoruz. Ne kadar garip, değil mi?

Arif Bey:

— Şimdi soruyorum, dedi. “Tevekkül etmeyen insanlar bütün bu işleri kendileri görmediklerine göre kime tevekkül ediyorlar da rahat yaşıyorlar?”

Odada bir süre sessizlik hâkim oldu.

Murat:

— Doğru dedi. Onlar da bir şeye güveniyorlar, ama bunun farkında değiller.

Çetin söze karıştı:

— Belki de onların tek teselli kaynağı düşünmemek. Öyle ya! Düşünseler birisine tevekkül ettiklerini mutlaka anlamaları gerekir…

Arif Bey, Sözler mecmuasından ezbere okuduğu vecizeyi tekrar etti:

“İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.”

— Tevekkülün temelinde iman yatar. İnsan Allah’a iman e der ve Ona tevekkül eder. Bunu yaparken tevhit ve teslim safhalarından geçer.

Tevhit, her şeyin tek yaratıcısının, tek mâliki ve tek hâkiminin Allah olduğunu bilmek, bunun şuuruna ermektir. Şu varlık âlemi tümüyle bir fabrika gibi çalışıyor ve bu fabrikanın tek sahibi Cenâb-ı Hak. Biz tohumumuzu toprağa ektiğimizde şöyle düşünürüz:

Bu tohumun sebze veya meyve olması için dünyanın dönmesi, baharın gelmesi, yağmurun yağması, havanın aralıksız çalışması lâzım. Bütün bir kâinat düzenli faaliyet gösterecek ki benim ektiğim tohum mahsûl verebilsin. Öyle ise, ben toprağa attığım tohumu Allah’ın kudretine, rahmetine, hikmetine teslim etmiş oluyorum.

Bu tohumun beklenen sonucu vermesi için uymam gereken bir takım kanunlar var; onlara da harfiyen riayet ederim. Bu kanunların elinde bir şey yok, ama onlara uymayan hedefe ulaşamıyor. Artık benim için yapacak bir şey kalmaz, Allah’a tevekkül ile rahat ederim. Tarlanın yahut bostanın başını beklemem, başka işlere koyulurum. Çünkü orada, durmamla gitmem o çekirdek için hiç fark etmez; artık benim ona yapacağım bir şey kalmamıştır.

Bir bakıma hâl diliyle o tohum da tevekkül eder, ben de. İşi gören görür. İrademiz dışında çok şeyler olur. Ve ben, dün ektiğim tohumu bugün bir mahsûl olarak görürüm karşımda.

Eğer umduğum verimi alamazsam, o zaman, “hakkımda hayırlısı bu imiş,” derim. Zira, ben bir kul olarak, cüz’i irademi kullanmış bulunuyorum. Artık küllî iradeden ne gelirse onda bir hayır aramak durumundayım.

Bakın gençler, dedi Arif Bey:

— Bir noktaya özellikle dikkatinizi çekmek isterim: İlâhî irade ile görülen bütün işlerde sonsuz hayırlar var. Bunun nice delilleriyle karşı karşıya bulunuyoruz.

Bu kâinat, şu hazır hâli, İlâhî irade ile almış. Ve bu âlemin her şeyi güzel, her şeyi faydalı.

Kâinat fabrikasının mahsûlleri de hikmet ve rahmet dolu. Bütün botanik kitapları, biyoloji kitapları ve anatomi kitapları bu hikmetlerle âdeta kaynaşıyor. O halde bu küllî iradeden gelen hadiseleri ve neticeleri de aynı şuurla değerlendirmek mecburiyetinde değil miyiz?

Arif Bey, ayağı kalkarak:

— İsterseniz biraz ara verelim, dedi. Birer kahve içsek iyi olur. Dinlenmiş de oluruz.

Çetin de ayağı kalkmıştı:

— İzin verirseniz, kahveyi ben yapmak isterim, dedi.

Birlikte mutfağa gittiler.

Arif Bey, kendisine bir süre yardımcı olduktan sonra Murat’ın yanına döndü.

Az sonra Çetin kahveleri getirmişti.

Kahve faslında, Arif Beye Çetinden bir teklif geldi:

— Affedersiniz, dedi bir konuda sizden kısaca bilgi almak isterim.

Arif Bey:

— Bildiğimi esirgemem.

— Sizinle görüşmemizin ardından kendimi okumaya verdim. Hemen her gün sistemli olarak bir süre fikri eserler okuyorum. Bazen dinlenmek için şiir okuduğum da oluyor. Fakültedeki derslerim buna engel değil. Başkalarının boş konuşmalara, eğlenceye harcadığından çok daha az bir zaman ayırıyorum okumaya. Ama bu süre içinde çok şey öğrendiğimi görüyor, ömürlerini bir hiç uğruna tüketenlere cidden acıyorum.

Biraz uzattım herhalde! Kitap okumada belli bir metot takip ediyor değilim. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyor ve bu konuda tavsiyelerinizi bekliyorum.

Arif Bey:

— Öncelikle çok memnun olduğumu ifade etmek isterim diye başladı söze.

Birkaç yıl önce, çok ilginç bir yazı okudum:

Bir zat Peygamber Efendimizin yanına gelerek çok unutkan olduğunu ve ne yapması gerektiğini sorar. Efendimizin cevabı çok enfes: Elini kullan. Yani okuduklarını yaz.

Ben de o günden beri, okuduğum eserlerden dikkatimi çeken, hoşuma giden kısımları kurşun kalemle hafifçe işaretlerim. Okuma faslının sonunda, yeniden başa döner, işaretlediğim kısımları ayrı fişlere yazarak dosyalarım. Kitaptaki işaretleri silmeyi de ihmâl etmem.

Yerinden kalktı ve yarı klasör boyunda üç tane kalın klasör getirdi. Üçü de fiş doluydu. Klasörleri masanın üzerine koydu.

— Bu ikisi dedi, henüz konu yönünden sınıflandırılmamış. Bu üçüncüsünde, aynı konudaki fişleri bir araya getirmişim.

— İsterseniz diye ekledi, biraz ara verelim. Fişlere biraz göz atın.

Çetin ve Murat fişleri incelemeye koyuldular.

Arif Bey tekrar kalktı. Kütüphaneden bir kitap aldı. Odada gezinerek okumaya başladı.

Gençler Arif Beyin tuttuğu notlara hayran kalmışlardı. Cümleler özenle seçilmişti. Hepsi mânâ yüklüydü. Tümünü incelemeleri mümkün değildi. Onun için, fişleri seri bir şekilde gözden geçirdiler ve kaderle ilgili olanları özellikle seçtiler.

Arif Bey, masadaki yerini alarak, gençlere:

— Nasıl buldunuz? Sorusunu yöneltti.

Murat:

— Bunların her biri, bir makalenin çekirdeği. Her dosya da bir veya birkaç kitabın özeti gibi.

Sonra ekledi:

— İyi ki Çetin eve ilk geldiğimizde bu soruyu sormadı. Yoksa bu fişlerin başında geceler, kader konusuna belki de hiç giremezdik.

Çetin:

— Ben dedi, elimdeki klasörün ancak üçte birine göz atabildim ve kaderle ilgili iki fişi işaretledim.

Murat:

— Benim de üç fiş özellikle dikkatimi çekti.

Arif Bey, tebessüm ederek:

— Anlaşıldı, dedi. İşin henüz yarısına bile gelmemişsiniz. Ve demek istiyorsunuz ki, bizim bu eve bir kez daha gelmemiz lazım.

Gençler gülüştüler.

— Doğrusu, biraz da öyle, dedi Murat.

Sonra, seçtiği cümlelerden birincisini okudu:

“Beşerde cihet-i ızdırar kudretullahın şahidi, cihet-i ihtiyar da iradetullahın şahididir.” (Elmalı’lı M. Hamdi Yazır)

Bu cümleyi biraz açar mısınız, diye rica etti.

Arif Bey:

— Cihet-i ızdırar, insanın iradesi dışında başına gelen hadiseler, yahut bedeninde icra edilen faaliyetler. Bunların tamamı İlâhî kudretle yaratılıyor. Dileyen de O, yaratan da. İnsan bunları düşündükçe, kendinde ve bütün bir varlık âleminde faaliyet gösteren İlâhî kudret karşısında aczini, en ileri mânâda, hissetmeli. Bu his, onu kulluk şuuruna götürür.

Nedir kulluk şuuru? Ben bu konuda fazla bir şey söylemeyecek, sadece Allah Resulünün (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerini nakletmekle yetineceğim:

“İçinizde Allah’ı en çok seven benim. Bununla beraber

Allah’tan en fazla da ben korkarım.”

Cihet-i ihtiyarın İlâhî iradeyi göstermesi, kanaatimce şöyle oluyor:

İnsan kendi iradesiyle bir işi gördüğünde şöyle düşünmeli: Ben bu işi yapmaya karşı, önce iç âlemimde bir istek hissettim. Sonra bu işi yapmaya karar verdim. Daha sonra kudretimi ve diğer sıfatlarımı bu işe yönlendirdim. Bu hâl gösteriyor ki, şu alemde yapılan sonsuz faaliyetler de mutlaka irade edilmişler, sonra icra sahasına konmuşlar.

Murat, teşekkür ederek ikinci cümleye geçti:

“Bir abd bir belâya giriftar oldukta, onun eleminden Hakk’a şikayet ederse sabrına zarar vermez. Ancak Hakk’ın gayrına şikayet etmeyip, nefsini zapt etmeli.

Şikayet eden kimse,.., kazaya değil makzi olan şeye razı olmamış bulunur. Halbuki bize, “makzi olan şeye razı olun,” diye hitab olunmadı.” A.Avni Kunuk

— Son kısmı da biraz açıklasanız memnun olurum.

Arif Bey:

— Sanırım, dedi, “makzi” kelimesine takıldınız. Kaderin bir plan, bir program olduğunu daha önce söylemiştik. Kaderde olan bir şeyin icra edilmesine kaza diyoruz. Makzi ise, “kaza olunan, icra edilen şey” demek oluyor. Meselâ, bir cümleyi yazmayı planlamak kader, yazmak ise kazadır. Makzi de yazılan cümledir. Aynı şekilde, insanın hastalanması kaderinde varsa, hastalandığında bu kader kaza edilmiş demektir. Makzi ise hastalıktır. Bize, “makziye razı olun,” diye bir teklif yapılmış değil. Öyle olsaydı tedavi olmak günah olurdu. Demek ki, hastalık geldiğinde bunun Hakkın bir takdiri ve kazası olduğunu bilip rıza ile karşılamak, itiraz ve isyan yolunu tutmamak, öte yandan tedavi için gerekli tedbirleri de almak durumundayız.

Arif Bey:

— Bilmen bir şey anlatabildim mi? diye tamamladı sözlerini.

Murat bu açıklamadan tam tatmin olmuştu. Kendisine teşekkür etti. Sonra, Çetine dönerek:

Müsaade edersen bir cümle daha okuyayım, sonra söz senin, dedi.

Ve Hz. Mevlâna’nın harika bir tespitini okumaya başladı:

“Hattın, resmin çirkinliği nakkaşın çirkinliği değildir…. Nakkaşın kuvveti odur ki, o nakkaş hem çirkin, hem de güzel resim yapabilir.” Mesnevi

Bir sonraki paragrafta, bu ifadelere enfes bir açıklama getirilmişti:

“Gayet mahir bir ressam, pek çirkin bir şahsın resmini aslına mutabık surette tersim etse, bu tasvire san’at itibariyle gayet güzeldir, denir. Fakat, surete çirkin deneceği de şüphesizdir. Binaenaleyh tasvir hasen (güzel) ve suret kabihtir (çirkindir).” A. Avni Konuk

Arif Bey:

— “Şerrin, yaratılmasının değil işlenmesinin şer olduğu,” üzerinde daha önce durmuştuk, dedi. Bu yazılanlar o konuya güzel bir misâl olabilir, demekle yetindi.

Sonra, Çetin dönerek:

— Sıra sende, dedi.

Çetin:

— Benim okuyacaklarım kaderle doğrudan ilgili değil. Ama çok hoşuma gittiler. Muratın da dinlemesini isterim, diyerek seçtiği iki fişi okudu.

Birincisi İmam Gazali’ye aitti:

“Şehvet ve gazap şeytanın giriş yollarının en büyüklerindendir. Gazap aklı yok eder. Çocuğun elinde topaç bir eğlence olduğu gibi, kızan insan da şeytanın elinde bir eğlencedir.

İblisin kapılarından diğerleri de haset ve hırstır. Kul bir şeye haris(hırslı) oldu mu, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.”

İkinci fiş ise Feridüddin Attar’a aitti:

“Batından batına tâ Âdeme kadar, dünyaya gelen bunca çocuğu, bu dünya, karnında boğdu öldürdü.

Nice beyler, bedenlerini karıncalara verdiler.

Nice aslanlar cisimlerini mezara ısmarladılar.”



Yorum Bırakın