Zerre’den: İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur … | Alaaddin Başar
Eyl 18, 2012 - Zerre    Yorum Yok

Zerre’den: İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur …

İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. Ve Sâniin gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delalet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi öyle bir fiilin mahsülüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’am ve ihsanın kesifidir ki, bütün hacatına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasib şeyleri bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegafül eder; ve bütün cinayetlerini bilen, hacatını gören, vaveylâlarını işiten Semi’, Basîr, Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakib’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?

Ey nefs-i emmare! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evamire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeğe mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek “Zalim-i Alelküll” olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamıyacaksın. En iyisi, ecnebi olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.

Açıklama:

İlim bir sıfattır, gözle görülmez. Bir adam ilimde o kadar ileri gitmiştir ki, onun adından söz edildiğinde insanın zihnine hemen ilim gelir. Sanki ilim, cisim giymiş de o adam olmuş gibi. İlimden nasipsiz bir başkasından söz edildiğinde akla ilim gelmez, sadece onun şahsı gelir, sureti gelir, mesleği gelir.

Burada geçen “mücessem hikmet, ceset giymiş ilim,  camitleşmiş kudret” gibi teşbihler,  insanda bu manaların çok açık seçik göründüğünü, hatta hangisini esas alarak insana baksak, sanki insanın “o sıfatın cisimleşmiş bir şekli gibi olduğunu” ders veriyor.

Hikmetten başlayalım. Hikmet bir manadır; fayda, gaye demektir, abesin yani gereksizliğin, yersizliğin zıddıdır.

İnsana bu gözle baktığımızda, saçından tırnağına kadar  her şeyiyle  hikmeti gösterir.  Saça ihtiyacımız vardır ve biz ondan fayda görürüz. Alnımızın saçsız olması da hikmettir, kaşlarımızın varlığı hikmettir, kirpiklerimizde hikmeti daha açık seyrederiz. Onlar siyah olmasalar, az bir ışıktan rahatsız olur, çevremizi göremeyiz. Kokular âlemiyle ilgimizi kuran burnumuz yine hikmeti gösterir. Alt çenemizin hareketli üstün sabit olması hikmettir, dişlerimizin hem kendileri hem de diziliş sıraları ve yerleri hikmetlidir. Kulağımız hikmetle yapılmıştır, bizi sesler âlemiyle buluşturur.

İnsan yüzünde hemen gördüğümüz bu hikmetleri, vücudumuzdaki bütün organların görevleri ve faydaları için de düşündüğümüzde, insan vücudunda hikmetsiz bir tek hücre, bir tek organ, bir tek damar olmadığını görürüz. Sanki “hikmet” cisim giymiş de “insan” olmuştur. İnsan, hikmeti o kadar açık ve net olarak göstermektedir.

Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır.” ifadesini de aynı şekilde değerlendirmemiz gerekir. Yani, insan, her şeyi bilen ve irade eden Allah’ın ilim sıfatını o kadar açık gösterir ki, sanki ilim ceset giymiş de insan olmuştur. Burada geçen ilim kelimesinin iki yönü vardır: Birisi o şeyin insana lazım olduğunu bilme, diğeri de o şeyi yapmayı bilme.

Bu ilimden sonra irade devreye girer, o şeyin yapılması ihtiyar edilir ve kudretin icraatıyla o şey yaratılır.

İhtiyar, kelimesi tesadüfü reddeder. Yani, gözümüz tesadüfen göz olmuş, tesadüfen bu şekli almış, tesadüfen yüzümüzde olmuş, tesadüfen iki tane olmuş, tesadüfen göz kapaklarıyla koruma altına alınmış,…, değildir. Bunların her biri ihtiyarı, iradeyi gösterirler.

“İncimad etmiş bir kudret-i basîre” ifadesi, aynı gerçeğin kudret için de söz konusu olduğunu nazara verir. İncimad, camitleşmek demektir. Çevremizde bunun en görünür örneği buzlardır. Buhar biraz katılaşınca su, daha da katılaşıp donunca buz olur. Buz, buharın incimad etmiş şeklidir.

İnsana, kudret sıfatı yönünden baktığımızda, insanın bir yönüyle sırf kudret olduğunu, kudretin sanki görünür bir hal aldığını ve insan olarak kendini gösterdiğini anlarız. Doktorlarımızın bildirdiğine göre, insan bedeninde yüz trilyon kadar hücre ve her hücrede de yine yüz trilyon kadar atom varmış. Yani, bir insanda yüz trilyon x yüz trilyon tane atom var. Bu atomların her biri bir kudret hazinesi; parçalandıklarında ortaya harika bir kuvvet çıkıyor. Bu kadar çok atoma bu nazarla baktığımızda, sanki muazzam bir enerji incimad etmiş de insan olmuş deriz.  “Basire” kelimesi, bu kuvvetin kör bir kuvvet olmadığını, kendi başına, sahipsiz bir  güç olmadığını, insanı gören ve  o kuvvetleri yaratan bir zatın emrinde olduğunu hatırlatmak için kullanılmıştır.

Özet olarak, insana bir cihetten bakıyoruz, “ilim cisimleşmiş de insan olmuş” diyoruz.  Bir başka cihetten bakıyoruz, iradeyi, ayrı bir cihette kudreti çok açık ve net olarak görebiliyoruz. Sanki insan bütün bu manaların bir araya gelip cisim giymesiyle ortaya çıkmış gibi.

İnsanın ne kadar mükemmel bir eser olduğu, böylece nazara verildikten sonra, onun çok önemli bir yönüne dikkat çekiliyor:

“Öyle bir fiilin mahsülüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.”

İnsanda öyle bir istidat var ki, her konuda insanın önünü açıyor; “çalışırsan bu sonucu da elde edebilirsin,” mesajını veriyor.

Dünyadaki meslekleri saymakla bitiremeyiz, bunların hepsini icra edenler insan. Demek ki, insan mühendis de olabiliyor, doktor da; fizikçi de olabiliyor kimyacı da. Edebiyatçı da olabiliyor sanatkâr da.

Bu meşru meslekler yanında, yine sayılamayacak kadar da bozuk, karışık, haram işler var. İnsan bunların da her birine girebiliyor. Hırsız da oluyor, dolandırıcı da; katil de oluyor kumarbaz da; uyuşturucu ticareti de yapabiliyor, silah kaçakçılığı da.

Müspet ve menfi bu kadar işleri görmeye açık olan bu kadar geniş bir istidat, insandan başka hiçbir varlıkta yok.

Meleklerin en büyüklerinden biri Cebrail’dir (as.). Ama o büyük melek isterse Azrail olamıyor, Mikail de istese İsrafil olamıyor.

Hayvanlar âleminde de benzer bir tabloya şahit oluyoruz: Bir arı, istese ipek öremez, ipek böceği de bal yapamaz.

Yani, her varlık ne için yaratılmışsa o işi görüyor. Sadece insana, kısmen de cinlere, imtihan olmalarının gereği olarak, bir serbesti, bir hürriyet tanınmış. İsterlerse iman edebiliyorlar, dilerlerse küfür yolunda gidebiliyor.

Tarih boyunca gelip geçmiş bütün insanları ve kıyamete kadar da gelecek insanları hayalen sıraya koyalım. Her birinin tek başına ayrı bir âlem olduğunu, her birinin karakter, meslek, ahlak, ilim, salih amel, takva ve ahlâk yönünden çok farklılık gösterdiğini görürüz.  Bu farklılıklar cennetteki ayrı ayrı ihsan mertebelerini ve cehennemdeki farklı azap derecelerini netice verecekler.

Peygamberler, sahabeler, âlimler, mürşitler de insanlardan çıkmışlar, Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehiller de.

Konunun devamında, insanı diğer canlılardan ayıran bir başka özellik de şöyle dile getiriliyor:

“Öyle bir in’am ve ihsanın kesifidir ki, bütün hacatına vâkıftır.”

İn’am; nimetin verilmesine deniliyor. İnsan bütünüyle hikmetle dokunduğu gibi, maddî ve manevî bütün cihazları da ona birer ilâhi ihsandır, in’amdır. Sanki Allah’ın ihsanları, ikramları kesifleşmiş de o olmuş.

Burada dikkat çekilen önemli bir nokta da, insanın kendi ihtiyaçlarını bilmesi; onları temin etmek için plan yapması, o plan üzere gayret göstermesi. Bu özellik de başka varlıklarda yok. Hayvanlar âlemi, ihtiyaçlarını, düşünerek, planlayarak değil, İlâhi ilhamla görüyorlar.

Bir hayvan, bu noktada insandan o kadar geridir ki, ihtiyaçlarını bilmesi bir yana, kendi varlığı hakkında bile  çok az şeye şuuru vardır. O da  nefes alır, ama havaya ihtiyacı olduğunu bilmez. O havanın ciğerlerine gittiğini bilmez; zira ciğerin ne olduğunu da bilmez. Gece olunca gözlerini kapar, uyur. Ama geceye ve gündüze olan ihtiyacını bilmez. Aynı şekilde, dünyaya, güneşe, havaya, suya, mevsimlere muhtaç olduğunu da bilmez.

İnsanın, kendi iradesi dışında cereyan eden bu olaylara muhtaç olduğunu bilmesi, onun için büyük bir şükür kapısı açıyor. “Bunların tümüne muhtacım ve yine bunların hiçbirini yapacak güce sahip değilim.” diye düşünen insan, bütün bu icraatları yapan ve bütün bu varlıkları insana hizmet ettiren Rabbine külli manada bir şükürde bulunur.

Bir sonraki cümle de, aynı manayı destekler ve insana ihsan edilen dahili nimetlere dikkat çeker:

“Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasib şeyleri bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegafül eder?”

Tersim, resmetmek manasına geliyor. Bir binanın maketi nasıl kurulmuşsa bina da ona göre yapılır. Bir ev hakkında, “Odaların sayıları, büyüklükleri, şekilleri, yükseklikleri niçin böyle olmuş?”diye sorsanız,  “Planı böyle çizilmiş de onun için?” cevabını alırsınız.

“Beden ruhun hanesi” olduğunu göre, bedenimizi de bu manada değerlendirebiliriz.

Elimiz niçin bu şekilde?

Kaderde öyle planlanmış, öyle resmedilmiş de onun için?

Yüzümde niçin iki göz var ve şekilleri neden böyle?

Kaderde öyle tersim edildiği için? …

İnsanın tüm vücudu gibi, her bir organı da İlâhi kaderde nasıl planlanmışsa İlâhi kudretle öyle yaratılıyor.

Böyle üstün bir yaratılışa sahip olan insan,

“… bütün cinayetlerini bilen, hacatını gören, vaveylâlarını işiten Semi’, Basîr, Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakib’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?”

 Rakîb;  “murakabe eden, denetleyen, kontrol eden” gibi manalara geliyor. Bu kelimenin geniş bir kullanım alanı olmakla birlikte, daha çok, mali denetimleri hatırlatıyor.

İnsana takılan o paha biçilmez istidat ve ona verilen ömür sermayesi de denetimden nasiplerini alacaklar.  Allah’ın bir ismi de Rakîb, yani murakabe eden.

Nefeslerimiz sayılı olduğu gibi, lokmalarımız da sayılı…

Düşüncelerimiz de sayılı.

Kurduğumuz hayaller, fırlattığımız bakışlar, yaptığımız konuşmalar da sayılı.

Attığımız adımlar, harcadığımız paralar da sayılı.

Bunların hepsi Allah’ın murakabesi altında.

Bütün bu kıymetli sermayelerden hesaba çekilmeyeceğimiz düşünülemez, hatta tevehhüm bile edilemez.

Ve o Rakîb, her şeyi işiten, gören, bilen bir Rakîb. Hem de Mucîb…Tövbelerimizi ve dualarımızı işiten bir Rakîb..

Resmi dairelerde, üç beş bin liralık bir bütçe veriyorlar,  ardından murakabe geliyor, “Bu bütçeyi nereye ve nasıl harcadın?” diye.

Üstümüzde bir Rakîb var, yani biz Onun murakabesi altındayız. Günah ve sevabımızı yazan melekler, bu murakabenin kâtipliğini yapıyorlar.

Bu İ’lem’de,  önce insanın üstün mahiyeti, istidadının yüksekliği, faaliyet sahasının genişliği nazara verildikten ve bütün bunlardan hesaba çekileceği vurgulandıktan sonra, kendini unutmak ve gaflete dalmak isteyen nefse şöyle hitap ediliyor:

“Ey nefs-i emmare! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun?

Eğer evamire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeğe mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek “Zalim-i Alelküll” olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamıyacaksın. En iyisi, ecnebi olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.”

Nefsin “kendini hariç tevehhüm” etmesi, kendini murakabenin dışında sayması manasına geliyor. Aklen bunun böyle olmadığını çok iyi bildiği için, “tevehhüm” kelimesi kullanılmış.

Günlük hayatımızda bunun çokça örneği vardır: “Duydun mu?”, derler,  “falanca adam ölmüş.” Bu haber karşısında,  “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” deriz. Dilimiz, “hepimizi Allah yarattı ve ölümle yine O’na döneceğiz” derken, nefsimiz kendini ölüm dışı gibi görmek ister. Kendi ölümünü hiç hatıra getirmek istemez. Sanki, ölmek başkaları için, baş sağlığı dilemek bizim için gibi.

Keza, “filan hastalanmış” dendiğinde de “öyle mi, geçmiş olsun” der ve hiç hastalanmayacakmış gibi bir havaya girerek, konuyu hemen kapamak ister.

Halbuki biz kâinatın içindeyiz, haricinde değiliz. O halde onda cereyan eden hadiselerin de dışında olmamız aklen mümkün değil. Ama, akıl bir kenara itilip, iş vehme bırakıldığında, insan kendini bütün bu olup bitenlerin dışında müstakil bir varlık gibi görür ve kendini öylece avutmaya, oyalamaya çalışır.

Evet, biz kâinatın ve ondaki hadisatın içindeyiz, dışında değiliz.

Her canlı nefes alıyor. Koyunlar da, sığırlar da, tavuklar da, kediler de. Biz bu işin haricinde  değiliz.

Herkes dünyanın içinde seyahat ediyor. Bir buçuk milyonu aşkın tür hayvan var. Bunların tümüyle birlikte aynı gemide gidiyoruz. Bizim özel bir gemimiz yok.

Hepimiz aynı güneşten faydalanıyoruz.

Hepsi aynı topraktan yaratılan rızıkları alıyoruz.

İnsan kendini hariç tevehhüm ederek, “İlahi emirlere uyma” dairesinden çıkarsa ne olur? Üstadımız bu şahsın önünde iki seçenek bulunduğunu kaydediyor: Ya sebeplere çok ehemmiyet verecek, bütün bu nimetler onlardan geliyormuş gibi onlara çok hürmet edecek.  Veya sebeplere hiç ehemmiyet vermeyecek,  onların eliyle gelen nimetleri hiç düşünmeyecek.

Birinci hal Allah’tan gaflet, ikincisi ise büyük bir zulümdür.

Ağaçlar, “tablacıdırlar”. Onları hiç nazara almamak, Allah’ın birer kudret mucizesi olan o harika fabrikaları tefekkür etmemek insana yakışmadığı gibi; onlara aşırı değer vermek de yakışmaz.

İstikamet yolu, sebepleri “tablacı, fabrika, matbaa, sofra,..,” gibi telakki edip, hem onları, hem de onların eliyle kavuştuğumuz nimetleri Allah’ın yarattığını bilmek, şükrümüzü O’na yapmaktır.



Yorum Bırakın