Zulüm, inkâr ve fısk | Alaaddin Başar
Şub 25, 2013 - Bir Kader Sohbeti    Yorum Yok

Zulüm, inkâr ve fısk

kafirArif Bey, elindeki fişleri karıştırmaya başladı. Buyurun işte birisi diye bir fiş uzattı Murata. Murat âyet meâlini ağır ağır okumaya başladı:

“Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez,”   (Bakara Sûresi, 258)

 

İşte iki âyet-i kerime daha, diyerek fişleri masaya koydu. Âyet meâlleri şöyleydi:

“Allah, kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmez.”  (Bakara Sûresi,264)

“Allah, fasıklar topluluğunu hidayete eriştirmez.”  (Tövbe Sûresi, 24)

Bu üç âyet-i kerimeden, kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğrenmiş bulunuyoruz: Zulüm, inkâr ve fısk. 

Bunların üçü de insanın cüz’i iradesiyle ilgili. Zulmü işleyen, küfre giren, fısk yolunu tutan, yani haktan ayrılan ve günah yoluna giren insanın kendisidir. Bu cinayetlerine ceza olarak da hidayet nimetinden mahrum kalmıştır. Tıpkı kendi gözüne kast eden bir meczubun, görme duygusunu kaybetmesi gibi.

Bakın dedi Arif Bey:

— Bu mânâya kuvvet veren bir âyet daha okuyayım size:

 

“Onlar öyle kimselerdir ki, hidayet karşılığında dalâleti (sapıklığı) satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara Sûresi, 16)

 

Murat:

— Bunları not etmeme müsaade eder misiniz, diyerek elini fişlere uzattı.

Arif Bey:

— Sen yazıncaya kadar ben de birisine telefon açayım, diyerek odadan ayrıldı.

Çetin:

— Ben de not almak isterim, dedi ve sandalyesini Murata doğru iyice yaklaştırdı. Büyük bir neşe içinde not tutmaya başladılar. Telefon görüşmesinin uzamasını da fırsat bilip Arif Beyin konuşmalarından bazı can alıcı noktaları kaydettiler.

Arif Bey:

— Özür dilerim. Sizi biraz beklettim, diyerek masadaki yerini aldı.

Şimdiye kadar okuduğum âyetler, hidayetten mahrum kalanlarla ilgili idi. Ve bütün âyetlerin ortak noktası: Bu sonuca kulun kendi cüzi iradesini yanlış kullanılmasının sebep olduğu.

Aynı şekilde, hidayete ermekte de yine kulun cüz’i iradesi esas kılınmış. Ben size bu konuda, sadece bir âyet-i kerimenin meâlini okumakla yetineceğim, dedi ve hidayetle ilgili fişleri yeniden taramaya başladı.

— Bakınız, şu âyette Rabbimiz ne buyuruyor:

 

“De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de hidayet buyuruyor.” (Ra’d Sûresi, 27)

 

Bu âyet-i kerime açıkça ifade ediyor ki, kul kendi iradesiyle Allah’a gönül verdiği takdirde hidayet şerefine erişiyor.

Arif Bey:

— Önemli gördüğüm bir noktaya da kısaca temas etmeden geçemeyeceğim, dedi.

Cenâb-ı Hakk’ın her isminin muktezası, yani “o isimden beklenen”, “o ismin gereği” ayrı ayrıdır. Kadir isminin muktezası, “her şeye güç yetirmek”tir. Aynı şekilde, Hakim isminin gereği, “abes yani boş, faydasız iş yapmamak”tır. Âdil isminin gereği ise “hiç kimseye ve hiçbir şeye zerre kadar zulmetmemek, her hak sahibine hakkını noksansız vermek”tir.

Şimdi bütün isimler birlikte düşünüldüğünde şöyle bir tefekkür levhası çıkıyor karşımıza:

Cenâb-ı Hak, Kadir isminin tecellisiyle insanı semalardan daha büyük yaratabilirdi; ama Hakîm ismi, insanın hâli hazırdaki cüssesiyle yaratılmasını istediğinden Hakîm ismi Kadir isminin tasarrufunu sınırlamış oluyor. Aynı şekilde, Allah mutlak irade sahibidir ve her dilediğini icra edebilir. Ama Âdil ismi bu dilemenin hikmet ve adalet dairesinde olmasını gerektiriyor ve İlâhî icraatlar böylece ortaya konuluyor.

Allah’ın, hidayeti dilediğine vermesiyle ilgili âyet-i kerimeleri de bu noktadan değerlendirmek gerek.

Sağ eliyle kaşlarını iki kez ovdu:

— Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, diye sözünü tamamladı. Elbette, bir sorunuz yoksa, demeyi de ihmâl etmedi.

— Çok enteresan, dedi, Murat. Bu inceliği çok güzel yakalamışsınız.

Sonra sürdürdü konuşmasını:

— Öyle ya! Rabbimiz bir kulunu sebepsiz ve hikmetsiz olarak niçin sapıklığa sürüklesin? Onun sapıklığına razı olsaydı, uyarıcı peygamber gönderir miydi? Demek ki, kul sapıtmışsa, Cenâb-ı Hak, onun kalbinde dalâlet yaratmışsa, bu sonucu kulun kendisi hazırlamış demektir. İlâhî rahmet ve adaletten ancak bu beklenir.

Arif Bey, masanın üzerinde kenetlediği ellerini bir süre dalgınca seyrettikten sonra:

— Çok güzel, dedi. Zaten, insanoğlu sadece rahmet kavramını bir düşünebilse, bu konuda hiçbir problemi kalmayacak.

Sonra, bakışlarını Murat ve Çetinde sırayla gezdirerek:

— Duymuşsunuzdur, dedi: Kur’an’ın, Fatiha sûresinde, Fatihanın da besmelede, bir öz olarak, bulunduğunu büyük âlimlerimiz ve yine büyük veliler beyan ediyorlar.

Besmelede rahmet hâkimdir. Allah ismini takip eden Rahman ve Rahim isimlerinin her ikisi de rahmet ifade ederler. Biri, başta rızık olmak üzere, bu dünyadaki bütün rahmet tecellilerine işaret ediyor; diğerinde ise âhiretteki ebedî saadetin müjdesi gizli.

Bir âyet-i kerimede, Resululah Efendimize (a.s.m.) hitaben, “biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik,” buyurulur. Bir başka âyette de, “Rabbiniz kendi nefsine (zatına) merhameti yazdı”(En’am Sûresi, 54) müjdesi verilir.

Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, Allah’ın, akıl ve şuurla şereflendirdiği ve arza halife tayin ettiği bu en güzide mahluku hakkında, hayır dileyeceğinden şüphe edilmez. Zira, insanın bu noktaya kadar geçirdiği bütün safhalar lehine tecelli etmiştir, herbiri ayrı bir hayır, ayrı bir kerem, ayrı bir inayet olarak onun başından aşağı adeta yağdırılmıştır. Ama şu var ki, bu bahtiyar kul, hidayet şerefine erip ermemekte serbest bırakılmıştır.

Sonra:

— Bilirsiniz, dedi, bu dünyanın bir sonraki menzili olan âhiretin iki ayrı beldesi var: Cennet ve cehennem.

Bunlardan birincisi hidayete erenlerin, diğeri ise ona sırt çevirenlerin diyarı.

Murat:

— Doğru, diye Arif Beyi tasdik etti. Fikirlerinizden, çok faydalandım. Biraz durakladı. Yutkundu:

— Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmanızı özellikle arzu ediyorum.

— Buyurun sizi dinliyorum.

Murat:

— Duyduğum kadarıyla, dedi, Kur’an-ı Kerimde bazı kulların kalplerinin mühürlendiğinden söz ediliyor. “Allah’ın hidayeti dilediğine verdiği,” gerçeğiyle, bu İlâhî haberi nasıl bağdaştıracağız.

— Önce şunu söylemek isterim. Benim fikrim diye bir şey söz konusu değil. Ben felsefeci değilim. Ve bu konular da akılla çözülecek cinsten değil. İlâhî hakikatlere, günümüz ifadesiyle metafizik gerçeklere, fikir yürütmeyle değil, Kur’an’a ve Allah Resulünün (a.s.m.) beyanlarına hakkıyla muhatap olmakla ulaşılabilir. Biz buna kafa yoruyoruz. Bu konuda yazılmış değerli eserleri inceliyoruz ve bir şeyler anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

Bir hadis-i şerifle konuya girmek isterim. Allah Resulü (a.s.m.) buyururlar ki:

 

“Günah işlendiği zaman kalpte bir kara leke hasıl olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse, kalp yine parlar.”

 

Şirk ise en büyük günah:

 

“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (sair günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa Sûresi,48)

 

Bu hadis-i şeriften ve âyet-i kerimeden anladığımıza göre, kalbi karartan en büyük siyahlık şirk. Bir insan şirki dava eder ve bu hususta müminlerle mücadeleye girişirse, her geçen gün kalbindeki bu siyahlık daha da koyulaşır ve genişlenir. Git gide bütün kalbi kaplar. Artık o insanın iman ve tevhidi kabul etmesi imkânsız hale gelir. Nur Müellifinin ifadesiyle, “Küfür …istidad-ı însânîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabûle liyâkati kalmaz.”

İşte sözünü ettiğiniz âyet-i kerime, Allah Resülüne (a.s.m.) cephe alan, ona karşı şirk namına mücadele veren, harp eden müşrikler hakkında nâzil olmuş. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiş.

Gençlerin bakışlarında hayret ve sevinç iç içeydi.

Arif Bey sözünü şöyle noktaladı:

— Kendilerine hidayet kapısı kapananlar bu noktaya varan bedbaht guruptur. Yoksa her günah işleyen, her zulüm eden için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz.

Öyle ya, dedi Murat:

— Her şirke girenin kalbi mühürlenseydi hiçbir müşrik Müslüman olamazdı. Demek ki, kalbi mühürlenenler sizin de izah ettiğiniz gibi, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenler.

Çetin söze karıştı:

— Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşmüş oluyorlar!

Arif Bey, Murata sordu:

— Bilmem bu kadar yeterli mi?

Murat, bu açıklamalardan çok memnun kalmıştı. Hidayet konusu onun iç âleminde tam olarak yerini bulmuştu. Ruhunda sevinç ve heyecanın kaynaştığı yüzünden açıkça okunuyordu:

— Teşekkür ederim, dedi, gerçekten çok istifade ettim. Bu gün hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşadım, desem yalan olmaz. Bu güzel sohbetin saatlerce devam etmesini isterim. Fakat, sizleri daha fazla yormak da istemiyorum. Hem aklım hem kalbim fazlasıyla tatmin oldular, tekrar teşekkür ederim.



Yorum Bırakın