İslâm’ın Köprüsü – Zekat

zekat“İnsanların hey’et-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü zekâttır.”  İşârât-ül İ’caz

Dünya imtihanının beş temel sorusundan biri: Zekât Temel soru diyoruz, çünkü teferruat uçsuz bucaksız. Her emir ve yasak ayrı bir imtihan sorusu. Ayrıca, her insanın bir gün boyunca karşılaştığı bütün hâdiseler birer imtihan sorusudur ki, bunlar bir başkasına sorulmamıştır. Bir bakıma her insan ayrı bir imtihana tâbi. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir” sözünden hareketle diyebiliriz ki, her insanın âhiretteki makamı diğerinden farklı olacak ve o ebed yurdunda insanlar adedince safâ bahçeleri ve azap menzilleri bulunacaktır.

“Bu dünya imtihanında acaba zengin olup zekât vermek mi daha kolaydır, fakir olup sabretmek mi?” diye ortaya bir soru atsanız büyük çoğunluğun zekât vermeyi daha kolay bulduğunu görürsünüz. Ama, hakikat öyle mi acaba? Hâline şükreden fakirler mi çok, zekâtını eksiksiz veren zenginler mi?

Görünen şu ki, zenginlik görünüşte şaşaalı, ama gerçekte ağır bir imtihan sorusu. Çokları onun câzibesinden kurtulamayıp bu imtihanı kaybediyorlar.

“Servet çoğaltanlar helâk oldu. Ancak, Allah’ın fakir kullarına verip, bu servet ile hayır amel işleyenler müstesna. Ne yazık ki, bu gibiler de azdır.” Hadis-i Şerif

Bütün hayırlar Allah’tandır. Zira, “Mülk umumen O’nundur” ve “Herşeyin dizgini O’nun elinde, herşeyin hazinesi O’nun yanındadır.” Mektûbat

Herşey ve her hâdise, İlâhî isimlerin birer tecellisiyle vücut bulurlar. Zengin bir insan Ganî ismine mazhar olmuş demektir.Bütün âlemlerin yegâne mâliki olan Allah, zengin kuluna emanet olarak bir mülk ihsan etmiştir.Bu ikrama mazhar olan kula yaraşan odur ki, Rabbinin fakir kullarına yardımda bulunsun ve onlara zulmetmekten hassasiyetle sakınsın.

Bu, nefis terbiyesinin çok önemli bir cephesidir. Ve Nur Külliyatında, bu noktaya şöyle parmak basılır:

“Mâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme.” Mesnevî-i Nuriye     

Bilindiği gibi, masdar bir şeyin sudur ettiği mahal, çıktığı kaynak demektir. Mazhar ise onun zâhir olduğu, yâni kendini gösterdiği mekândır. Üstadın meşhur ayna misâlini meselemize tatbik ederek şöyle diyebiliriz: Ayna kendinde tecelli eden ışığa masdar değildir, yâni o ışık ondan sudur etmemiş, ondan çıkmamıştır. O sadece bir mazhardır; güneşin ziyasına bir tecelli mahalli olmuştur. Onu ışıkla izzetlendiren, şereflendiren güneştir. İşte o ayna bunu böylece bilir ve güneşe minnettar olursa ve bu mazhariyete bir şükür olmak üzere başkalarını da aydınlatırsa vazifesini yapmış demektir.

Sebepler âleminde yaşıyoruz. Cenâb-ı Hak, güneşe bir zenginlik bahşetmiş, nice canlıları onun vasıtasıyla karanlıktan kurtarıyor.

Toprağa ve denize bir zenginlik lûtfetmiş; rakamlara sığmayacak kadar çok mahlûkunu onlarda yaşatıyor, onlardan istifade ettiriyor.

Aynı şekilde, kullarından bir kısmına da servet ihsan etmiş; fukaranın rızıklarını bu servet içinde takdir buyurmuş.

Ve bütün kullarını bir imtihana tâbi tutmuş:

Kim ziyayı güneşten bilecek ve kim onu Allah’ın Nur isminin bir tecellisi kabul edecektir? Kim rızkı topraktan bekleyecek ve kim toprağı Rezzak isminin bir tecelligâhı olarak görecektir? Kim, balıkları denize mâl edecek ve kim denizi de bir tarla gibi değerlendirip o balık mahsulâtını Allah’dan bilecektir?

Güneş, derya ve toprak birer sebep oldukları gibi, zengin kullar da birer sebep. Bunları diğerlerinden ayıran en bâriz özellikleri: Cüz’i iradeleri. Onlar, güneş gibi, ziyalarını ister istemez verme durumunda değiller; vermeyebilirler de. Bu, onların iradelerine bırakılmış. Eğer zenginler, cüz’i iradelerini İlâhî emrin kabulünde kullanabilirlerse, fakirlerin hakkını servetlerinin içinden süzüp çıkarırlar; böylece mallarını da temize çıkarmış olurlar.

Zekât, nem’a ve ziyade mânâsına geliyor. Demek ki, zekâtı verilen mal azalmaz, bilâkis artar, nem’alanır. Zira, kul hakkından tezkiye edilmiş, temizlenmiş kuvvet kazanmıştır.

“Onların mallarında sâillerin (dilencilerin) ve mahrumların hakkı vardır.” (Zâriyat Sûresi, 19)

Âyette geçen, sâil kelimesine “dilenen, isteyen fakirler”, mahrum kelimesine ise “utancından isteyemeyen ve böylece mahrum kalan fakirler” şeklinde mânâ verilmiş.

“Ben sadakayı zenginlerinizden alıp, fakirlerinize reddetmeye (vermeye) memur edildim” buyuran, Allah Resûlü (a.s.m.), bu hadis-i şerifleriyle âyette geçen “hak” kelimesini bir bakıma tefsir buyurmuş ve “zenginin malı içinde mevcut bulunan fakir hakkını alıp, fakire iade etmekle vazifeliyim” mesajını vermiştir.

Zekât, sadakanın farz ve vacip olan kısmına deniliyor. Ve sadaka, Allah’a sadakat, emirlerine sıdk ile bağlı olma ve yasaklarından hassasiyetle sakınma mânâsı taşıyor.

“Dünya âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif) Âhiret yurdunun cennet bucağını esas alarak şöyle diyebiliriz:Bu dünya tarlasının cennet meyveleri vermesinde en büyük esas namazdır; onu zekât takib eder.

“Namaz dinin direğidir.” Hadis-i Şerif

“Zekât İslâm’ın kantarasıdır (köprüsüdür)” Hadis-i Şerif

“Namaz dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslâm’ın kantarası, yâni köprüsüdür. Demek, biri dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlâhî iki esastırlar.”  İşârât-ül İ’câz

Zekât, farz bir ibadet olduğuna göre bunun asıl faydası bu farzı işleyen zenginleredir. Zira hem dünyada huzur içinde yaşayacaklar, hem de âhirette, zekâtlarının meyvesini ebediyen tadacaklardır.

Sadaka âyetlerinden birisi:

“Allah’a karz-ı hasen takdim edin. Kendi nefisleriniz hesabına hayır olarak her ne takdim ederseniz onu Allah yanında daha hayırlı ve ecirce daha büyük olarak bulacaksınız.” (Müzzemmil Sûresi, 20)

Bu âyet-i celileyi düşünürken, Bediüzzaman Hazretlerinin “Rüyada Bir Hitabe”sinin zekâtla ilgili bölümü hayâlimde canlandı:

Cihan harbinde çekilen sıkıntıların, verilen zâyiatların kader yönünü nazara veren o harika hitabesinde, zekâtla ilgili olarak, şunları söylüyordu:

“Cenâb-ı Hak, bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malından birisini bizden istedi. Tâ, bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini menetsin. Biz hırsımız için tama’kârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim (birikmiş) zekâtını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.” Mektûbat

“Kendi verdiği malından birisini bizden istedi” ifadesi, âyette geçen “Allah’a karz-ı hasen, yâni borç verme” ifadesindeki inceliğe bir işaret. Cenâb-ı Hak, bize verdiği malın bir kısmını, fakir kullarına vermemizi emir buyururken “karz-ı hasen” tabirini kullanıyor. Karz-ı hasen: Karşılığı rıza ve cennet olan güzel borç… Verdiklerimiz, ebed yurdundaki daimi sermayemiz, vermeyip tuttuklarımız ise fâni dünyamızın bekâsız yoldaşları.

Nefsimize kanarak yanlış bir değerlendirme yapmayalım diye, O Rahîm Rabbimiz bizi ikaz ediyor; fakir kullara yaptığımız yardımlar hakkında, “kendi işleriniz hesabına” buyuruyor. Ve bu borcun karşılığının, “daha hayırlı” ve “ecirce daha büyük” olduğuna dikkatimizi çekiyor. O halde, biz sadaka ve zekâtlarımızı gerçekte kendi nefsimiz, kendi menfaatimiz için vermiş oluyoruz.

Verdiğimizi fazlasıyla alma hâdisesi nefsimizin çok hoşuna gidiyor. Şu var ki, fazlasıyla kazanmanın yolu faiz almaktan değil, zekât vermekten geçiyor.

“Ekin eken kimsenin, anbarı boşalır, ama tarlası iyileşir.”

Mevlâna

Ve zekât vermeyenlerin ne kadar yanlış bir ticaret yaptıklarının en güzel bir ifadesi:

“Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yâni, kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara, bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.” Kastamonu Lâhikası

Hikmet ve ibret dolu bir âyet:

“Herkesin iyilik ve kötülük olarak yaptığı herşeyi, karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki, kötülükleri ile arasından uzun bir mesafe bulunsun.”

                                             (Âl-i İmran Sûresi, 30)

Zulmeden âmir, orada zulmünü karşısında bulur; âmiriyeti dünyada kalmıştır. O artık sadece bir kuldur ve ettiği zulmün cezasını çekmeyi beklemektedir.

Sabreden fakir de karşısında sabrını bulmuştur ve mükâfatını gözlemektedir.

Zekâtını veren zenginle, şükreden fakir cennette arkadaş olacaklardır; zenginlik ve fakirlikleri, birer imtihan sorusu olarak, artık mâzide kalmıştır. Şimdi onlar, Allah’ın aziz birer misafiridirler; gazvede biri komutan diğeri nefer olan iki sahabe gibi…

Geliniz burada bırakacağımızdan çok, ötede bulacağımıza ihtimam gösterelim. “Dünyadan da nasibini unutma” fermanındaki ince mesajı görmezlikten gelmeyelim; bu fâni dünyayı o ebedî saadet yurdunun bir imtihan salonu olarak bilelim ve ona o kadar kıymet verelim.

Gel gör ki, bugün bu âyet-i kerimeyi yanlış değerlendirerek, “dünya işlerinde boğulma” yarışına giren günümüz insanına, her an “âhiretten de nasibini unutma” ihtarının yapılması gerekiyor; dinleme güçlerini kaybetmemişlerse.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.