Salim Bey’in Gelişi

O gece geç saatlere kadar oturdu. Yatağa girdikten sonra da uzun süre gözünü uyku tutmadı.

Sabahleyin yarı yorgun bir halde mağazaya gitti. Saat on sularında içeri giren birisi bakışlarını raflarda dizili mallarda değil, personel üzerinden dolaştırmaya başladı. Birisini arıyor gibiydi. Göz göze geldiklerinde birbirlerini hemen tanıdılar. Yirmi yıla yaklaşan ayrılığın hasretiyle kucaklaştılar.

Yılmaz bey bir ay önce annesini kaybetmişti.

Kendisine taziye için gelen bütün dostlarına gazetelerde bir teşekkür ilanı vermişti. İlanın sonuna da açık adresini yazmıştı. Salim bey, ilanı okuyunca neye uğradığını şaşırmış ve uzun yıllar hasretini çektiği dostuna kavuşmak için hemen yola koyulmuştu.

Sohbet sırasında arkadaşının İletişim Fakültesinden mezun olduğunu ve bir dergide köşe yazarı olarak göreve başladığını, halen aynı göreve devam ettiğini öğrenmişti. Okuyucularından sıkça mektuplar alıyor ve bunlar içerisinde herkesi ilgilendiren önemli konuları yazı konusu yapıyordu.

“Tamam,” dedi, kendi kendine; “Yemeğe  Salim beyle birlikte gideriz ve ona içimi rahat bir ortamda dökme fırsatını bulurum.”

Yılların biriktirdiği hasret, her ikisine de zamanı adeta unutturmuştu. İki saat geçtiği halde sanki konuşmaya henüz başlamış gibiydiler.

“Özür dilerim,” dedi Yılmaz bey, “sana çay ısmarlamayı unuttum. Meşrubat da alabilirsin. Ama ne alırsan al, sonunda mutlaka yemekte birlikte olacağız.”

Salim bey, özür dileyip izin istediyse de arkadaşının ısrarını kıramadı.

Çaylarını içerken Salim bey,

“Öğrenciliğinde çok kitap okurdun. Edebiyata oldukça düşkündün. Ama şimdiki mesleğinin edebiyatla fazla bir ilgisi yok.” dedi.

“İyi hatırladın.” dedi Yılmaz bey. “Edebiyat tutkum beni bu fakülteye yönlendirdi. Türk Dili ve Edebiyatı  bölümünü okudum.

Bu halime gelince,  kumaşçılık  bizim baba mesleği. Öğrenciliğimde de babama ara sıra  yardımcı olurdum. Onun vefatından sonra  iş benim üzerimde kaldı. Fakat, gönlüm yine sanat ve edebiyatta. Bolca kitap okuyorum. Senin de böyle fikrî bir sahada çalıştığına sevindim.”

Lise yıllarındaki birçok olayı yeniden dillendirdiler; o günlere hayalen gidip ruhlarında iz bırakan ortak hatıraları birlikte andılar.

Bir süre daha sohbet ettikten sonra mağazadan ayrıldılar.

Sahil şeridinde bir lokantaya gittiler. Yemekleri ısmarladıklarında Yılmaz’ın bakışları  bir an için denize adeta kilitlendi. Bir süre düşüncelere daldı. Başını silkerek yüzünü  arkadaşına çevirdi.

“Affedersiniz,” dedi, “Dün gece uykusuz kaldım. Biraz da kafam karışık. Gözlerimi denizden alamadım.”

Hayrola dedi Salim bey.

“İçimde sebebini bilemediğim bir sıkıntı var.” diye başladı ve akşamdan beri iç alemini dalgalandıran, birbirine zıt,  bazen ümit, bazen keder veren düşüncelerini bir bir sıraladı arkadaşına.

Yemekler de gelmişti.

Salim bey,

“Sıkıntı genel bir hastalık.”dedi, “Bunun bir kolu da sana uzanmış. Ben bu konuda biraz araştırma yaptım. Şu var ki, yemek içinde konuyu bir seminer sunar gibi anlatmak da uygun düşmez. İstersen bu konuda ibretli bir hatıramı anlatayım.”

Hafifçe  tebessüm etti:

“Hatırayla yemek birlikte gider sanırım.” dedi.

Yılmaz bey de onun gülümsemesine  zoraki  karşılık verdi ve arkadaşının yüzüne soran gözlerle bakmaya başladı.

“Önce şunu söyleyeyim, hatıramın içeriği senin şimdiki düşünce yapına uyar mı, uymaz mı bilmiyorum. Arkadaşlık yaptığımız lise yıllarında ikimiz de ders çalışmaktan, roman okumaktan ve spordan başka hiçbir şeye ilgi duymazdık. Sanat yönümüz az da olsa vardı, fakat fikir akımlarına karşı ikimiz de ilgisizdik.  Aradan yaklaşık on beş yıl geçti.   Ben yine de, eski samimiyetimize güvenerek hatırayı olduğu gibi  anlatacağım.”

“Çok rahat konuş.” dedi Yılmaz bey. “Farklı çizgilerde olduğumuzu sanmıyorum.”

“Yıllar önceydi. Dergiye  gittiğimde değerli bir fikir adamımızın da dergimizi ziyarete gelmiş olduğunu gördüm ve çok sevindim. Derginin sahibi Necdet beyle sohbet ediyorlardı. Kendisine “Hoş geldiniz,” dedim ve sohbetlerine katıldım.

Toplumdaki genel huzursuzluk üzerine konuşuyorlardı.

Misafirimiz bir ara, “Bakın!” dedi “size bir hatıramı anlatayım:

“Birkaç yıl önce bir genç yanıma geldi. Ticarete yeni başlamış, ama hızla ilerlemişti. Dünya ona güldükçe o da mağazalarını bir iken üçe, dörde çıkarmıştı. Fakat huzurlu değildi. İç alemi sıkıntı, kötümserlik ve ümitsizlik içinde çalkanıyordu. Bunun sebebini sormak ve derdine bir çare bulmak için bana  gelmişti.

Kendisini uzun süre sabırla dinledikten sonra,

“Sen bir suç işlemiş olmayasın?” diye sordum ve ekledim:

“ Belki de onun vicdan azabını çekiyorsun.”

Genç şaşırmıştı. “Kesinlikle böyle bir şey yok ve olamaz.” dedi. “Benim ticaretimde dürüstlük ve hakkaniyet esastır. Bu çizgiden hiç sapma göstermedim.”

“Çok güzel! Memnun oldum.” diyerek kendisine namaz kılıp kılmadığını sordum.

“Çok istiyorum, fakat bir türlü başlayamıyorum.” dedi ve soran gözlerle bana baktı.

“Bununla konumuzun ne ilgisi var?” der gibiydi.

Aniden elini tuttum ve “Bu eli sana kim verdi? diye sordum.

“Allah!” dedi.

“Demek ki bu el senin kendi malın değil, sana emanet verilmiş.” dedim ve konuşmamı şöyle sürdürdüm:

“Bir şeye sahip olmanın birkaç yolu vardır:

O şeyi  siz yapmışsanız, babanızdan miras kalmışsa, yahut bedelini ödeyip satın almışsanız sizin olur. Çok iyi biliyorsun ki ne elin, ne gözün, ne kulağın, ne de ruhuna takılı manevi sermayelerin, yani aklın, hafızan, hayalin, his alemin hiç biri senin mülkün değil. Hepsi emanet. Emanet olunca bunları kendi keyfince kullanamazsın. İşte sen bu emanetleri, gerçek sahibinin rızasına zıt olarak, kendi nefsinin istekleri doğrultusunda kullandığın için suç işlemiş oluyorsun.

Sendeki huzursuzluğun gerçek kaynağı da bu.” diyerek sohbeti noktaladığını ve genç tüccarın namaz kılmaya karar vermiş olarak yanından ayrıldığını anlattı.

“Doğru,” dedi Yılmaz bey,  “O kişinin durumu bana aynen uyum gösteriyor. Hastalık aynı olunca çaresi de bir demektir. Benim bugüne kadar, bayram namazından başka bir namaz kıldığım yok. İşin bu yönünü ise hiç düşünmemiştim. Bu konuya biraz kafa yoracağım.”

Salim bey, gençlik arkadaşının hiç direnmeden bu noktaya gelmesine çok sevindi.

Yemekten sonra kalkacak oldu.

“Olmaz,” dedi, Yılmaz bey, “böyle sakin bir ortamı nerede bulacağız Çok önemli bir işin yoksa birer kahve içelim ve konuyu daha detaylı olarak görüşelim.

“Hem,” dedi, “bu konuda sen henüz bir şey söylemiş değilsin. Sadece, bir bilim adamından hatıra naklettin.

Ben asıl seni dinlemek istiyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Olur,” dedi Salim bey, “seni zaten çok özlemiştim. Önemli bir işim de yok. Bir süre daha birlikte olabiliriz.”

Yılmaz bey, “Şimdi oldu!” dedi  ve garsona kahveleri söyledi.

“Ben o bilim adamından dinlediğim hatıradan sonra namaz üzerinde hayli düşündüm. Bu konuda yazılan eserleri ve namazla ilgili ayetlerin tefsirlerini okudum.

Bir ayet-i Kerimede ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyruluyor. Bu konuda edindiğim bilgilerden bazı satırbaşları aktarmak isterim.

İbadet ikiye ayrılıyor; malî ve bedenî ibadetler. Bedenle yapılan ibadetleri namaz temsil ediyor. Mal ile yapılan ibadetleri ise zekât.  Bu ikisi birçok ayette birlikte geçerler.

Ben bu ayete kafa yorarken aklıma şöyle bir soru takılmıştı:

“Biz hiçbir iş yapmayıp sadece ibadet mi edeceğiz?”

Bu soruma bir eserde şu cevabı buldum:

“Namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır.”

Buna göre, yeme, içme, uyuma, ticaret yapma gibi işler de ibadet hükmüne geçebiliyordu; namazın kılınması şartıyla.

O zaman şöyle düşünmüştüm:

“Bu işler yapılırken de insan Allah’ı hatırlayabilir. O zaman, yaptığı işi güzel bir niyetle yapar. Yemek yiyorsa, aldığı gıdaların bu alemden süzülmüş birer hülasa, birer İlahî ihsan olduğunu hatırlayan insanın yemesi de ibadettir. Ticaret yaparken, müşteriyi aldatmaktan korkan, yalan söylediğinde kul hakkına tecavüz etmiş olacağını düşünen, ticaretini helal yollardan yapıp aile fertlerine helal lokma yedirmek isteyen bir insan da bu düşünceleriyle bir nevi ibadet üzeredir. Ve yaptığı işler de ibadet hükmünü alırlar. Böylece, ayetin manası çok daha iyi anlaşılmış olur.”

“Çok güzel,” dedi, Yılmaz bey ve ekledi:

“Seni dinlerken iki zevki birlikte yaşadım. Birisi bu güzel şeyleri öğrenmenin zevki, diğeri de sevdiğim bir arkadaşımın böyle ileri seviyede bilgilerle donanmış olması. Seni tebrik ediyorum.”

O sırada kahveler gelmişti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.