Namaza Dair Sorular – 1, Namaz kılıp, islamiyeti temsil edemeyen müslümanlar…

“Kahvelerimizi içerken ben de bu konuda hatırıma gelen bazı sorularımı sorayım. Hem sen de biraz dinlenmiş olursun.”

“Öyle düşünme,” dedi Salim bey, “ben bir yorgunluk hissetmiyorum. Aksine size faydalı olacağım ümidiyle konuşmaktan zevk duyuyorum. Sorularına gelince, bir daha görüşmeyecekmişiz gibi her şeyi bir kerede sorup bitirme. Sorsan bile tümünü bugün cevaplandırmamı bekleme. İnşallah yine görüşecek ve bu gibi konular üzerinde sohbetler edeceğiz. İstersen sonraki görüşmemizde sana bazı kitaplar da verebilirim. Onları okuduğunda sorularında, büyük çapta azalma olacağını sanıyorum.”

“Memnun olurum,” dedi, Yılmaz bey ve ilk sorusunu sordu:

“Çevremde namaz kılan birçok kişi görüyorum ki sizin bu anlattıklarınızdan çok uzakta bulunuyorlar. Belki de bu hal, beni  namaza özendirmeyen bir sebep oluyor. Elbette ki, ilk sebep kendi nefsimin isteksizliği, onu kabul ediyorum, ama onlar da bahane oluyorlar.”

İkinci sorum da şu:

Namaz kılan kişinin dünya zevklerini bir tarafa bırakması, tamamen ahirete yönelmesi mi gerekiyor. Yani halk arasındaki meşhur deyimle ‘Bir lokma, bir hırka.’ anlayışıyla mı dünyaya bakacağız? Az önce bu konunun bir yönüne değindiniz, namaz kılanın dünya işlerinin de ibadet hükmüne olacağını açıkladınız. Bu konuyu biraz daha açıklık getirmenizi rica edeceğim.

Üçüncü bir sorum daha olacak.”

Salim bey, gülümseyerek arkadaşına müdahale etti:

“Biraz önce ne demiştim: Bir daha buluşmayacakmışız gibi bütün sorularını sıralama. Şu ikisi üzerinde bir konuşalım. Sanırım bugün için yeterli olur.”

“Öyle olsun,” dedi Yılmaz bey.

“Bak kardeşim,! İnsan toplum hayatı yaşayan bir canlı. Birbirleriyle çoğu noktada yardımlaştıkları gibi, yine birbirlerine yanlış örnek de olabiliyor ve zarar verebiliyorlar. Hz. Adem’in iki oğlu arasında başlayan bu zıtlaşma bütün ademoğulları için de kıyamete kadar sürüp gidecek.

Çevremizdekiler hep fakirse bizim de fakir olmamız gerekmediği gibi, toplumun çoğu fertleri  yalancı ve ahlâksız olduğunda bizim de onlar gibi olmamız kesinlikle gerekmez.  Herkesin başı ağrıyınca bizimde baş ağrısına tutulmamızın gerekmediği gibi.

Onun için, biz kişileri değil, gerçeği esas alacağız. Hak ve hakikati rehber edineceğiz. Ve bunu elimizden geldiğinde diğer insanlara da anlatarak  tebliğ edeceğiz.

Şu nokta da çok önemli:

Toplumun bütün fertleriyle birlikte aynı havayı teneffüs ediyoruz. Bu hava kirli ise hepimizin ciğerleri bundan az veya çok etkileniyor.

Bir hadis-i şerif var:

“Sohbette insibağ vardır.”

Sıbğa boya demektir, insibağ da boyalanmak. Toplum hep maddeyi, menfaati konuşuyorsa fert de bundan etkilenip aynı atmosfere giriyor.  Onun da düşünceleri menfaat odaklı olmaya başlıyor. O sözünü ettiğin kişiler de bu toplumun birer ferdi. Onlar da bu cemiyetin çocuğu. Onlar da aynı kültürün, aynı değer hükümlerinin içinde büyümüşler. Namaz kılsalar bile çevrenin olumsuz etkilerini üzerlerinden tamamen silip atmayı başaramamış olabilirler. Fakat, bütün olumsuzluklara rağmen namazlarını kılmalarını da ayrı bir başarı olarak değerlendirmek gerekir.

Biz de onlarla birlikte namazımızı kılar, fakat şikayetçi olduğumuz yanlışlıklardan uzak ve temiz bir hayat sergilersek, onları yanımıza çekmemiz çok kolay olacaktır. Böyle kişiler arttıkça toplumun rengi de değişecek, yeni nesiller artık yeni bir sıbğa ile boyanacaklardır.

Bunun için sabırlı olmak ve örnek bir hayat sergilemek gerekiyor.”

Biraz durakladı. Arkadaşının yüzüne soran gözlerle baktı:

“Bilmem bir şeyler anlatabildim mi? dedi.

Yılmaz bey, derin düşüncelere dalmıştı: “Doğru söylüyordu Salim bey. Başkalarının kusurlarına bakması ve kendini ihmal etmesi akıl işi değildi. Ama bunu yıllarca yapmıştı ve kendisini böylece oyalamış, böylece aldatmıştı.”

Bir süre sessiz kaldılar. Sessizliği bozan yine Salim bey oldu:

“Değerli kardeşim sana iki kaide  söyleyeceğim. Bunları hafızana kaydetmeni rica edeceğim:

‘Hata emsal olmaz.’

‘Başkasının kusuru senin kusuruna özür teşkil etmez.’

Bir de ayet meali nakledeyim:

‘Kim zerre kadar hayır işlerse onu görecek. Ve her kim zerre kadar şer işlerse onu görecek.”

Bu ayetten alacağımız en büyük ders şu olsa gerek:

Namaz kıldığı halde bazı yanlışlıklar yapan kişi, namazının sevabını alacağı gibi, o hatalarının da cezasını görür. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.

İnsan bu noktada kendini büyük bir aldatmacaya, daha doğrusu, aldanmaya kaptırır. Namaz kılanların noksan ve hatalı yönlerine gözünü diker ve ‘Şu kötülükleri işledikten sonra namaz kılmanın ne manası var.’ diyerek kendi isyanına başkalarının hatasını özür olarak gösterir.”

Elini arkadaşının eli üzerine koydu ve

“Bak,” dedi değerli kardeşim sen bir ticaret ehlisin ve böyle bir özrün dünya işlerinde de geçerli olmadığını çok iyi biliyorsun. Bildiğin gibi, bir iş adamı borçlarıyla alacaklarını ayrı ayrı kaydeder; ‘Bu kadar borcum olduktan sonra, alacağımın ne değeri var?’ demez. Bir lira dahi olsa, alacağını hesaba katar. Sonunda alacakları borçlarından fazla ise kâr etmiş demektir. Kâr edilen günlerin kazancıyla zarar edilen günlerin kaybı ayrıdır.

“Doğru,” dedi Yılmaz bey, “aylık mizanın, yahut yıl sonu bilançosunun  sonucuna bakmak gerekiyor.”

Salim bey, “Aynen öyle” dedi ve devam etti:

“Senin de güzel ahlakın, dürüstlüğün, doğru sözlülüğün, merhametin, adaletin kâr hanesine yazılmakla birlikte bunlar zarar hanesindeki ibadet noksanlarını gidermez. Bu güzel yönlerine sakın fazla güvenme. Bir sultana isyan eden kişi, insanlar arasında ne kadar sevilse de cezadan kurtulamaz. Şu var ki, sultana itaat eden bir kişinin diğer güzel yönleri de onun için ayrı bir artı değerdir. Bu nokta çok önemlidir.”

“Çok doğru söylüyorsun Salimciğim,  geçenlerde benim küçük kızım da bana benzeri şeyler söyledi. Önce hiç oralıklı olmadım.

‘Neyse nazlanma, seni  çok sevdiğimi biliyorsun.’ demekle yetindim.

Daha sonra çalışma odama geçtiğimde, bu yanlış davranışımın muhasebesini yaptım.

Vardığım sonuç şu oldu:

Ben mağazamdaki personelime  hep bu şekilde davranıyordum. Üstün davranışlarını tebrikte cimri davranıyor, ama bir noksanlarını buldum mu hemen yüzlerine vuruyordum.

Mağazadaki kötü alışkanlığımı eve  taşımış ve kızımdan ince bir ikaz almıştım.”

Daha sonra mağazada, davranışlarımı daha ölçülü ve insaflı tutmaya çalıştım. Fakat sizin bu konuşmanız bana yeni bir ufuk açtı. Onun sözlerini bu manada değerlendirmemiştim.”

“Hayrola! Merak ettim. Neler söyledi yeğenim sana”:

“Baba,” dedi “sen benim hep noksanlarımı sayıyorsun. ‘Çok yaramazlık yapıyorsun.’ diyorsun. ‘Dersine az çalışıyorsun.’ diyorsun. ‘Sokağa çok düşkünsün.’ diyorsun.

Allah aşkına benim hiç güzel tarafım yok mu?”

“Çok güzel, fevkalade bir ikaz.  İsmi ne kızımızın?

“Gülşen”

“Yaşı kaç?

“Sekiz yaşında. Ama konuşmaları bir liseliden geri değil.”

“Gülşen’in sözleri benim ruhuma da ayrı bir ufuk açtı:

Rabbimiz çok Rahîm, bizim iyi olmamızı ve cennetine gitmemizi istiyor. Onun içindir ki günahlarımızı bir yazıyor, iyiliklerimize on, yüz, bin kat sevap veriyor. Küçük Gülşenin büyük sözlerinden anlıyorum ki, bizim tarzımızın İlâhî rahmete, İlâhî sünnete pek uymuyor.

Ve yine Rabbimiz Settar ve Ğaffar. Yani günahların örtülmesini istiyor, kendi isyanımızı bile başkalarına söylememize razı olmuyor. Nefsimiz ise bunun tam tersini yapıyor. Başkalarının kötülüklerini herkese yaymaya çalışıyoruz, iyiliklerini ise görmezlikten geliyor ve saklıyoruz.”

İçini çekti:

“Hayır!  Hayır!  Böyle olamaz ve olmamalı!” diye kendi kendine söylendi. “Bu yaptığımız  mümine yakışan bir davranış değil.”

Masada kısa süre bir sessizlik hakim oldu.

“Her ne ise,” dedi Salim bey,  “konuyu burada noktalayalım. Bir diyeceğiniz yoksa ikinci sorunuza geçelim.”

“Teşekkür ederim,” dedi Yılmaz bey. “buyurun. Sizi dinliyorum.”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.